• 4.09.2021 06:27
  • (91)

Yüksek faiz büyümeye engel mi değil mi?”

Soru üniversitede “iktisada giriş” dersi görmüş herkes için anlamsız bir soru. Elbette normal şartlar altında yüksek faiz ekonomik büyüme üzerinde bir fren işlevi görür.

Ama gelin görün ki, dün Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı veriler bize ülkemiz için şimdilik yüksek faizin tam da siyasetçinin seveceği türden bir büyümeyi desteklediğini söylüyor.

Dün TÜİK açıkladı; bu yılın ikinci çeyreğinde 2020 yılının ikinci çeyreğine göre TL bazında yüzde 21.7 sıçramış ekonomimiz. Ama buna “şahlanma” adını takmazdan önce bir dakika durun. TÜİK’e göre bu yılın ilk çeyreğiyle kıyaslayacak olursak ikinci çeyrek büyümemiz sadece yüzde 0.9 olarak gerçekleşmiş.

Geçen yılın ikinci çeyreğindeki olağanüstü ekonomik daralmadan (eksi yüzde 10.4) sonra bugünkü bu yükselmeye istatistikçiler “baz etkisiyle yükselme” diyorlar. Baz etkisi bizi yüzde 21.7’ye sıçratan.

Bu çeşit verilere çeyrek çeyrek bakmak da anlamlı elbette ama esas yıllık bakmalıyız. TÜİK dün ayrıca 2020 revize verilerini de açıkladı. Buna göre ülkemiz 2020’de yüzde 1.8 büyümüş.

TÜİK’in bu yılın ilk yarısı için açıkladığı rakamlara bakıp yılın geri kalanı hakkında bir tahmin yürütmek çok kolay değil ama bunu yapanlar var. Onlara bakacak olursak Türkiye bu yılın toplamında IMF’ye göre yüzde 5.8, Dünya Bankası’na göre yüzde 5 ve OECD’ye göre yüzde 5.7 büyüyecek.

Tabii bütün bunlar TL bazındaki gayrı safi milli hasıla büyüme tahminleri.

Bakın, size en hükümet yanlısı basında bile büyük ihtimal bulamayacağınız bir şey söyleyeyim: TL değil de dolar olarak bakacak olursanız, ilk çeyrek büyümemiz, 2020 ilk çeyreğine göre yüzde 7; ikinci çeyrek büyümemiz ise yine geçen yılın aynı dönemine kıyasla ve dolar bazında yüzde 23.6 olarak gerçekleşti.

Peki nasıl oldu bu mucizevi dolar bazında büyümeler?

Birinci sebep elbette salgının etkilerinin hafiflemesi, her şeye rağmen aşılamanın yaygınlaşması, sanayi çarklarının dönmesi. İkinci ve önemli sebep ise iki kelime: Naci Ağbal.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ağbal’ı faizi yüzde 19’a yükseltti diye işten attı, yerine de Şahap Kavcıoğlu’nu getirdi. Bu yapıldı diye Türk ekonomisi piyasalardan sıkı bir dayak yedi. Bu dayağın sonucu olarak da, aslen yüksek faiz karşıtı görüşlerin sahibi olan ve herhalde Merkez Bankası Başkanlığına da faizi indirsin diye getirilen Kavcıoğlu mecbur kaldı, aylardır faize dokunamıyor. Cumhurbaşkanı ise faiz düşsün diye sabırsızlanıyor.

Esasen faizin düşmeyi bırakın biraz daha artması da gerekirdi ama piyasa sanırım düşmemesine de razı. O yüzden TL’nin fiyatı, çok istenmeyen bir seviyede olsa da istikrar kazandı; hatta son haftalarda dolar düşüyor, TL yükseliyor.

Doların fiyatının aşırı oynamaması, milli gelirimize çok ender görülen biçimde doping etkisi yapıyor. Baksanıza 2. çeyrek büyümemiz TL bazında yüzde 21.7, dolar bazında yüzde 23.

Eğer ekonomi yılın ikinci yarısında da, ilk yarısındakine benzer bir performans gösterecekse ve bu arada doların fiyatını aşırı sıçratıcı saçma sapan şeyler yapılmayacaksa, milli gelirimiz bu yılın sonunda dolar bazında 2019 seviyesine, yani salgın öncesi seviyesine gelebilir, hatta geçebilir bile. Dolar bazında yüzde 6 büyüyebiliriz, belki daha bile fazla. Dediğim gibi, bu gelişmenin önünde tek engel kötü yönetim olabilir.

Fakat tabii “ekonomik büyüme” denen şey, eninde sonunda rakamlara yansısa da, sadece bu makro büyüklüklerden ibaret bir şey değil. Ekonomik büyümenin bize en önce salgın sırasında kaybettiğimiz 3.6 milyona yakın istihdamı geri vermesi, ardından da bu iki yılda nüfus artışıyla gelen 2 milyon kişinin en az yarısına iş bulması gerek. İstihdama yaramayan büyüme bize çok da faydalı değil.

Bizim sanayicimiz ve kısmen de hizmet sektörümüz, her ekonomik krizi “verimlilik artışı” fırsatı olarak da görür. Onların “verimlilik artışı”ndan kastı, aynı miktarda, hatta daha fazla üretimi daha az işçiyle gerçekleştirmektir. Nitekim milli gelirden ücretlerin aldığı payın iki yılda 4 puana yakın azalmasından anlıyoruz ki, hem daha az işçiyle çalışılmış hem de ücretler üzerinde ciddi bir baskı kurulmuş. İşletme karlarının milli gelirdeki payının yüzde 50’ye dayanması da, mevcut büyümenin kimi daha çok mutlu ettiğini açıkça gösteriyor zaten.

Türkiye, doların fiyatının artmasından da, düşmesinden de farklı farklı zararlar gören bir ülke. Ayrıca ülkemizde doların fiyatı sadece Merkez Bankası faizine bağımlı da değil. Bir de ağır bir siyasi riskimiz var.

Mesela bir gece ansızın Naci Ağbal’ı Merkez Bankası’ndan almak, bu siyasi riski çok tırmandıran bir şeydi. “İkinci parti S-400 almakta tereddütümüz yok” demek de öyle.

Faiz kadar siyasi riskleri de konuşabilmeliyiz aslında.