• 12.10.2021 05:23

Ülkede o kadar çok insan siyaset konuşuyor, siyasetle yatıp kalkıyor ki, kendi adıma sık sık “Ben de eksik oluvereyim” diyorum, siyasetle ilgili sık sık konuşmamaya, yazmamaya çalışıyorum.

Ama ne mümkün, bu ülkede siyaset konuşmanın, yazmanın ve okumanın verdiği şehvet öyle büyük ki, kaçamıyor insan.

İşte son günlerde ansızın yeniden “anayasal sistem” tartışmalarının içinde bulduk kendimizi. Geçen gün 6 muhalefet partisinin temsilcileri buluştu, muhalefet adına ortak bir anayasa değişikliği önerisi üzerinde uzlaşılıp uzlaşılamayacağını aramaya devam etti.

Üzerinde uzlaşılmaya çalışılan değişiklikler sadece sistemle sınırlı olmayacak, temel hak ve özgürlüklerden yargıya kadar pek çok diğer anayasa alanını kapsayacak anlaşıldığı kadarıyla. Ama tabii meselenin özünde muhalefetin adlandırmasıyla “güçlendirilmiş parlamenter sistem” var. Uzlaşma temelde bunun etrafında örülüyor.

Tabii bu durum son derece sevindirici. Çünkü Türkiye, 2018 Haziran ayında yapılan seçimden beri son derece ilginç bir anti-demokratik deneyim yaşıyor. Muhalefetin bu anti-demokratik deneyimi sona erdirmek ve yeniden demokrasi aramak istemesi çok anlamlı.

Peki, nedir yaşamakta olduğumuz anti-demokratik deneyim?

“Şahıs hükümeti”, “otoriterlik”, “keyfilik” gibi bir sürü isim konabilir bu tecrübeye.

Peki, Tayyip Erdoğan son üç yılda her kararını mümkün olan en geniş tartışma ve danışmayla alsaydı; gelmiş geçmiş en hoşgörülü liderlerden biri olsaydı; hep işleri usulüne uygun yapıp emaneti de ehline teslim etseydi ve bugün görev onayı yüzde 70’lerde olsaydı, yaşadığımız deneyim “anti-demokratik” olmayacak mıydı?

Bence olmaya devam edecekti. Çünkü 2017’de referandumla kabul edilen yeni rejime anti-demokratiklik özelliğini veren şey Tayyip Erdoğan’ın şahsı ve yönetme biçimi değil; sistemin kuvvetler ayrılığını içermemesidir.

Demokrasiyle kuvvetler ayrılığını eş anlamlı olarak bile kullanabilirsiniz; kuvvetler ayrılığı sisteminiz ve sistem içindeki denge-denetleme yöntemleriniz ne kadar etkinse o kadar iyi ve kaliteli bir demokrasiye sahip olursunuz. Bizdeki gibi kuvvetler ayrılığı sadece kağıt üzerinde kalan bir şeyse, yöneticinizin iyi kalpli bir olup olmamasından bağımsız olarak rejiminiz anti-demokratik olur.

Peki mevcut başkanlık rejimine alternatif olarak savunulan “güçlendirilmiş parlamenter sistem” bu kuvvetler ayrılığı prensibinden bakınca yeterince demokratik midir?

Yürütme organının ayrı bir seçimle değil parlamento çoğunluğu içinden çıkması anlamında parlamenter sistem tam da bu sebeple yasama ile yürütme erklerini tek bir güce dönüştürdüğü için sakıncalı bir sistem.

Yasamayla yürütmeyi birbirinden ayırmak, yasamayı yürütmenin boyunduruğundan kurtarmak için Avrupa’nın parlamenter demokrasileri kendi tarihleri içinde bir takım çözümler bulmuşlar, sistemlerine demokrasi yönünde evrim geçirtmişler. Biz ise kendi parlamenter tarihimizde tam tersi bir yöne evrildik; yürütmenin yasama üzerindeki patronajını hep büyüttük.

Kısacası, Türkiye evet 2018’den beri çok özel bir anti-demokratik deneyim yaşıyor ama ondan önce de bir demokrasi cennetinde değildik.

O yüzden bence bir “demokratik restorasyon” yapılacaksa, bu restorasyonun sorusu “Başkanlık mı, parlamenter sistem mi” değil; kuvvetler ayrılığını ne kadar hayata geçirebileceğiz, ne kadar geçirmeyeceğiz sorusudur.

Bir kişi koca ülkeyi tek başına yönetecekse, onun sıfatının “Başbakan” mı, “Cumhurbaşkanı” mı olduğunun bir önemi yok çünkü.

Türkiye’de hepimiz, rejim dendiğinde, seçim dendiğinde, iktidarı anlıyoruz; demokrasiyi değil. Çünkü bizim kabaca 150 yıla gelen anayasa ve parlamenter geleneğimizin hiçbir anında bütün sorunun padişahın tek başına kullandığı yetkilerden kaynaklandığını düşünmek ve buna çare arayıp çareyi padişahın üç temel yetkisini üç ayrı kuruma terk etmekte bulmak yer almadı. Aksine, biz hep daha iyi yönetecek ve daha iyi kalpli padişahlar aradık, devleti kutsadık.

Kuvvetler ayrılığını yeterince içermeyen parlamenter sistemin iki türlü sakıncası var: 1. Tek parti iktidarı olduğunda kolayca otoriterleşiyor, hesap sorulamaz hale geliyor; 2. Koalisyon olduğunda küçük partiler oy oranlarıyla orantısız büyüklükte güçler elde ediyorlar.

Parlamento çoğunluğuna dayalı hükümette ikinci sakıncayı gidermenin bir yolu maalesef yok ama birinci sakıncayı giderecek düzenlemeler yapmak mümkün; mesele partilerimizin ve liderlerimizin böyle düzenlemeler yapmayı içtenlikle isteyip istemediği.

Partileri liderlerin derebeyliğine çevirme imkanı veren Siyasi Partiler Yasası, adı üzerinde bir yasa. Yani basit parlamento çoğunluğuyla 1983’ten beri istendiği anda değiştirilebilirdi; değiştirilmedi. Partilerimizin ve liderlerimizin parti içi demokrasiyi ne kadar arzulamadığını buradan görebiliriz.

Sistem tartışması yapmayı hepimiz çok seviyoruz ama meselenin özüne girmeyi çok istemiyoruz.

(Kuvvetler ayrılığı sadece yasama ve yürütmeden ibaret değil; bir de işin yargı boyutu var elbette. O boyut başlı başına geniş bir alan, ayrıca konuşalım dilerseniz.)