• 19.10.2021 06:29

Kuvvetler ayrılığı dediğimiz ve dünyada 200 yılı aşkın mazisi bulunan ilkenin belki en önemli unsurunu bu haftaya bırakmıştım: Hukuk devleti olmak ve yargı bağımsızlığını sağlamak.

Biz sürekli bu kavramları (yokluğunu çektiğimizden olsa gerek) birbirinin yerine de kullanıyoruz. Oysa aralarında farklar var. Ulaşmak istediğimiz yer yüksek bir demokrasi ise hukuk devleti olabilmeliyiz. Bunun ön şartı, kuvvetler ayrılığı ilkesinin hayata geçmiş olması, yargı bağımsızlığının sağlanmış ve vatandaşların temel hak ve özgürlüklerinin güvenceye alınmış olması.

Bu kavram kargaşasına bir örnek şu: Biz bir anayasa değişikliğinde herhalde yüreğimizi soğutmak için anayasaya yargının bağımsızlığının yanına “tarafsızlığı”nı da ekledik ama bu gereksiz bir eklemeydi: Bağımsız olmayan yargı tarafsız olamaz zaten; tarafsızlığı sağlamanın ön şartı bağımsızlığı sağlamak. Kaldı ki, yargı anayasaya “bağımsız” yazıldı diye otomatik biçimde bağımsız nasıl olamıyorsa, “tarafsız” yazıldı diye de otomatik olarak tarafsız olmuyor.

Peki ne demek bağımsız? Öncelikle iktidardan bağımsız olmak demek. Yani, hükümetin işine gelmeyen kararları da verebilmek, gerektiğinde hükümeti yargılayabilmek. Tabii, hükümetin işine gelmeyen, hoşuna gitmeyen kararlar verebilmek bir cesaret meselesi olmamalı; yargıçlar böyle kararlar verdi diye başlarına bir şey gelmesi endişesini hiç taşımamalı.

Bağımsızlık, tabii sadece güncel iktidardan bağımsız olmak değil. Bir de bizde çokça ihmal edilen “fikri hür, vicdanı hür” olma meselesi var. İdeolojilerden bağımsız olmak, hukuku öncelemek, kendi kararlarını kendi aklıyla vermek, fikren bir grubun veya siyasi partinin doğrultusuna girmemek.

***

Türkiye’nin yargı bağımsızlığıyla ilgili sorunları, bir bakıma eğitim sistemindeki sorunlara çok benziyor.

Biz uzun yıllar eğitimin başlıca sorununun bina eksikliği olduğunu, ortada yeterince okul binası olur ve kalabalık sınıflardan kurtulursak eğitim sorunlarını da çözeceğimizi sandık.

Derken bir gün bina eksiği sona erdi. İşte o gün, eğitimdeki gerçek sorunumuzun bina eksiği değil, öğretmenlerimizin öğretme kalitesi olduğunu anladık. (Veya hala anlamaya çalışıyoruz.)

Yargıda da onyıllardır temel sorunun yargı yönetimini adil/demokratik/hesap verebilir hale getirmek olduğunu düşünüyoruz.

1961’den beri hakim ve savcıların özlük haklarını yönetecek kurumu (Bugünlerde adı HSK) oluşturma konusunda defalarca anayasada değişiklik yaptık.

Son yaptığımız değişiklik 2017’de oldu; HSK’yı tamamen siyasete bağımlı hale getirmeyi başardık. Oysa kağıt üzerinde varmak istediğimiz sonuç bunun tam tersiydi.

Demek ufukta en azından bir Anayasa değişikliği daha var, HSK’yı en azından bir kez daha değiştireceğiz.

Ancak hiç de önemsiz olmayan bu durum yargıdaki gerçek sorunun üzerini örtüyor bana göre: Esas büyük sorunumuz, özellikle yargıçlarımızın kalitesiyle ilgili.

Yargıçları daha iyi eğitimden geçmiş, hukuk felsefesini özümsemiş, özgürlükçü ve hukuku üstün tutan insanlardan oluşmayan bir yargı sistemi, tepe yönetimi ne kadar mükemmel olursa olsun yargı bağımsızlığını sağlayamaz.

Bizim yargıç kalitemizi, ilk derece mahkemelerin kararlarının yüzde kaçının Yargıtay’da bozulduğuna bakarak görebiliriz.

Bu arada Yargıtay kararları da hukukilik açısından mükemmel değil, onu da unutmayalım.

Yargıtay’dan geçen bütün dosyaların sadece küçük bir bölümünü oluşturan temel hak ve özgürlüklerle ilgili davalar AİHM’ye gidiyor, Türkiye AİHM’de en fazla yargılanan ve en fazla mahkumiyet alan ülke.

Yine temel hak ve özgürlüklerle ilgili bizim Anayasa Mahkememize yapılan bireysel başvuruların sayısı da olağanüstü derecede yüksek.

***

Yıllar önce şaka olsun diye, “Almanya’dan veya başka bir Batı ülkesinden yargıç getirsek, bizim kanunları önlerine koyup uygulamalarını istesek” demiştim ve başıma gelmedik şey kalmamıştı.

Bugün, üzerinde hiç konuşmuyoruz ama çok ağır bir travma geçirmiş bir yargı sistemiyle karşı karşıyayız. 15 Temmuz sonrası FETÖ’cü yargıç temizliğiyle yargıçlarımızın önemli bölümünü işten çıkarttık, yerlerine işten çıkarttıklarımızdan daha fazla sayıda ama genç ve doğal olarak tecrübesiz çok sayıda yargıç aldık.

Bu yargıçların alımı sırasında “Aman araya FETÖ’cü sızmasın” korkusunu da kullanarak ciddi siyasi kayırma yaptık; adıyla söyleyelim, Ak Parti’ye ve Cumhur İttifakı’na yakın isimleri tercih ettik.

Türkiye bugünkü yargısıyla, yarın seçim sonuçları ne olursa olsun, belki 20-30 yıl yaşamaya devam edecek.

Evet, iktidar değişirse rüzgar da değişeceği için belli yumuşamalar yaşanacak ama “fikri hür, vicdanı hür” bir yargımız uzun süre için olamayacak.

İktidara kim gelirse gelsin bu böyle olacağı için de siyaset kurumu büyük olasılıkla yargıyı bağımsızlaştırmak için değil, aksine kendi kontroluna almak için inisiyatif kullanacak.

Benim yargı bağımsızlığından maalesef hiç ümidim yok.