• 18.11.2021 08:39

Bu köşede salı günü çıkan yazı iki şey söylüyordu: 1. MHP, ufak ufak iktidara mesafe koymaya başlamıştı; 2. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da bir şeyler yapma, mevcut statükoyu değiştirme ihtimali vardı, o ihtimali yazmayı da bugüne bırakmıştım.

Söylediklerimin birincisi, daha yazının mürekkebi kurumadan yanlış çıktı. MHP lideri Devlet Bahçeli salı günü çıktı partisinin grup toplantısında “Hükümetin ortağı değiliz ama hükümetin günahına da sevabına da ortağız” dedi.

Bahçeli’nin uzun ve her zamanki gibi sert konuşmasının ilginç bölümlerinden biri, Cumhurbaşkanı seçilme koşulu olan yüzde 50+1 oy ilkesine sahip çıkması, çıkarken de bunun “Sistemin demokratik meşruiyetinin temeli” olduğunu söylemesiydi.

Yani, yüzde 50+1 oydan vazgeçmeye niyeti yoktu Bahçeli’nin.

Salı günkü yazının içinde, Cumhur İttifakı’nın iki liderinin seçim barajını yüzde 7’ye indirmek konusunda uzlaştıklarını ama bu değişikliği içeren yasa teklifinin nedense Meclis’e bir türlü verilmediğini de söyledim ve bir spekülasyon yaptım: Sakın Tayyip Erdoğan bunu MHP’nin ittifakı terk etme ihtimaline karşı bir koz olarak elinde tutuyor olmasın?

Gelin şimdi bir spekülasyon daha yapalım: Acaba Bahçeli de bu yüzde 50+1 oy şartını Tayyip Erdoğan’a karşı elinde bir koz olarak tutuyor olmasın…

Tayyip Erdoğan’ın bu yüzde 50+1 kuralından ilk günden beri şikayetçi olduğu kulağımıza geliyordu. Ama geçen hafta Temel Karamollaoğlu ile görüşmesinde bu şikayetini açıkça dile getirdiğini duyduk. Dün de Cumhurbaşkanı Grup konuşmasında lafı hiç ihtiyaç yokken bu konuya getirdi, “Bu benim değil Meclis’in işi” dedi.

Elbette öyle. Hala Meclis yetkisinde kalan son görevlerden biri de bu: Anayasayı değiştirmek.

Yüzde 50+1 oy şartı, bu şartın değişip değişmeyeceği ansızın siyasi gündeme geliverdi; belli ki Cumhurbaşkanı bu tartışmadan çok rahatsız değil; kızıyor gibi yapıyor ama aslında konuyu gündemde tutuyor.

Tabii benimkisi tamamen spekülatif: Acaba Cumhur İttifakı’nın iki ana partisi hepimizin gözü önünde bir çeşit al-ver dengesi tutturmaya yönelik pazarlık mı yürütüyor?

Şöyle bir dünya düşünün: Cumhurbaşkanı olmak için ilk turda minimum yüzde 40 almak gereksin; seçim ikinci turta kalırsa bu kez ilk turda en çok oy alan iki aday yüzde 50+1 oy almak için yarışsın…

Tayyip Erdoğan’ın projesi bu olabilir mi? Kendisini yüzde 40’la seçilmek için rahat mı hissedecek?

Tabii benim hayali pazarlığımın bir de öteki tarafı var: MHP de baraj yüzde 7’ye düşerse kendini Ak Parti’den ayrılmak için daha rahat mı hissedecek?

Her neyse, bir çeşit siyasi mühendislik gerektiren spekülatif şeyleri bir kenara bırakıp siyasetin gerçeklerine bakmakta fayda var.

Salı günü Devlet Bahçeli’yi, dün de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı dinleyince, onların “organik” ittifaklarını oluşturdukları günden beri sürdürdükleri politikaları sürdürmeye devam edeceklerini anlıyor insan.

Erdoğan-Bahçeli ikilisinin yıllardır uyguladığı politikalara çeşitli isimler vermek mümkün. Nitekim “güvenlikçi politikalar” en çok kullanılan kalıplardan biri, herhalde “otoriter” veya “otokratik” dememek için böyle kibarlaştırılıyor. Bana soracak olursanız pek çok farklı kelimeyle isimlendirilebilir bu politikalar ve bu kelimelerden biri de “kutuplaştırma politikası” rahatlıkla olabilir.

Yani, eğer iktidar kanadı mevcut politikalarını sürdürecekse, kutuplaştırmaya, hatta artık onun daha ileri versiyonu olan “düşmanlaştırma”-“kriminalize etme”-“vatan haini ilan etme” politikalarına da devam edecek demektir.

Oysa tam da bugünlerde CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, kendi partisinden ve kamuoyundan tepkiyi göze alarak “helalleşme” adını verdiği bir çeşit “bütünleştirici” politikaları dillendirmeyi hızlandırdı.

Araya CHP’nin Cumhuriyet tarihindeki büyük bazı günahlarını da katarak hem geçmişle helalleşmekten söz ediyor CHP lideri hem de bir yerde geçmişte Ak Parti’ye oy vermiş seçmene güvence vererek, “Sizinle de helalleşelim” diyor. Gerçi partisinin içinden gelen tepkilerden sonra helalleşmenin geçmişin üzerine bir sünger çekmek olmadığını, Ak Parti döneminde işlenen suçlarla, özellikle de yolsuzluklarla hesaplaşılacağını söylemeyi ihmal etmedi ama Kılıçdaroğlu’nun bu bütünleştirme politikası esasen CHP açısından son derece tarihi bir duruma işaret ediyor.

Hatırlayın, 2006’dan başlayarak Başbakan Tayyip Erdoğan ve partisi Ak Parti, çeşitli konularda (alevi açılımı, Ermeni açılımı, roman açılımı ve elbette Kürt açılımı) toplumsal barış projeleri ortaya attığında, bunları en sert eleştiren partinin CHP olduğunu unutmamak gerek.

Erdoğan, 2013’ten itibaren giderek artan bir dozda bu kutuplaşma siyasetinin faydasını gördü, oluşturduğu güçlü kimlikle yüzde 50’ye varan (şahsı oylandığında bu oranı da geçen) bir konsolidasyon sağladı. Ama bugün bu yöntemin raf ömrünün doluşuna, eskisi gibi büyük oranlarda insanı konsolide edememesine tanık oluyoruz.

Önce Bahçeli, sonra Erdoğan sinirli konuşmalar yaptı ama temel sorunlarını hala çözemediler. Çözememekte anlaştılar.