• 22.02.2011 00:00

 

Annesinin cenazesinde “ Şumşine Nanakçimi” diye ağıt yakan kadın, tüm hayatı boyunca duyduğu ama konuşmadığı, çocuklarına da öğretmediği için unutulmaya mahkum bir dilde ağladığının farkında mıydı? Pazarda, sokakta, mahalle aralarında duyduğumuz Çerkezce, Gürcüce, Abazaca, Lazca dillerinin uzun zamandır giderek daha az konuşulduğuna tanıklık ederken “Bir dil bir insan, iki dil iki insan” deyişini sadece İngilizce, Almanca dillerini bilmek olarak mı algılıyoruz?

Bu topraklarda doğan, bu topraklarda hayat bulan dillere; Türkiye’nin kültürel mirası olduğunun farkına varıp sahip çıkmazsak, Türkçe’den başka dillerin yaşamasına izin vermezsek, Türkçe’nin de yayılmacı bir dil olan İngilizce karşısında giderek yok olmasının önüne geçemeyiz.

Günümüzden 5000 yıl kadar önce bu topraklarda, Dicle ve Fırat nehirleri arasında “Mezopotamya” denilen bölgede tarihin en eski uygarlığı olan
Sümer Uygarlığı yok olmaya başladığında, Sümerli bir öğretmen
Yaşadığı acıyı şöyle aktarıyor kil tabletlerine:

“ Yaşam öykümü daha çok gelecek kuşaklar için yazmaya başladım. Bizim ulusumuz, dilimiz, geleneklerimiz, sosyal yaşantımız, sanatımız unutuluyor artık.
Bu güzel ve uygar ülkemize her taraftan göz diktiler. Göklere uzanan basamaklı kulelerimizin, görkemli tapınaklarımızın, bol ürün veren tarlalarımızın, her türlü bilgiyi veren okullarımızın ünü uzak ülkelere kadar yayıldığından; ilkel olan bu ülkelerin halkı kıskandı bizi. Fırsat buldukça ülkemize saldırdılar. Kentlerimizi yakıp yıktılar. Halkımız, hatta krallarımız tutsak oldu. Ailelerimiz dağıldı……..
böylece kökü binlerce yıl önceye dayanan ulusumuz yoruldu……… yabancıların kucağına bırakıverdi kendini… Hepsini bizden öğrendiler. Sonra da “ biz yaptık, biz bulduk” diye övünmeye başladılar………..Ben bir yazar olduğuma göre; ulusumuzun bulduklarını, başardıklarını, geçmişimizi, geleneklerimizi, ne kadar uygar olduğumuzu, gerek Sümerliliklerini unutmaya başlayan gençlerimize, gerek daha sonra gelecek kuşaklara neden yazılarımla bildirmeliyim dedim ve yaşamöykümü yazmaya karar verdim.” ( Muazzez ILmiye Çığ –Sumerli Ludingirra- isimli eserinden)

Diller 5000 yıl öncesinde olduğu gibi sonradan gelen işgalciler tarafından yok edilirken, insanlığın ve dünyanın geleceğinden kaygı duyanlar, insana doğal hayata sahip çıkarak, insanlığı göreve çağırıyor. UNESCO tarafından yayınlanan "Tehlikedeki Dünya Dilleri Atlası"na göre, mevcut 6 bin dilden 2 bin 500'ü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. "Bir dilin ölümü, aynı zamanda kültürel bir mirasın ortadan kaldırılması demektir" diyen UNESCO Başkanı Koiçiro Matsuura, bu dünya mirasının kaybolmaması için bir şeyler yapılması gerektiğinin altını çiziyor.
Dillerin yok oluşuna tanıklık ederken, anadilim olan Lazca’yı bilmemenin verdiği eksiklik duygusunu ifade etmekte zorlanıyorum. Türkçe olarak söylenen sevgi sözcükleri, neden ananemin dilinden çıkan “şumşinekçimi” sözcüğü kadar sıcak gelmiyor bana. Bu duygumun tek nedeni anadiline duyulan sıcaklık olabilir mi?

Peki, anadilimi konuşamadığım halde, resmi dil olan Türkçe’den daha yakın
hissettiğim için beni suçlayabilir misiniz? Suçlamalı mısınız?

2001 yılı yapımı Handan İpekçi’nin yönettiği “ Büyük Adam Küçük Aşk” filmini izlerken beni etkileyen bir sahne vardı; Emekli Yargıç Rıfat Bey’in evine temizliğe giden kadın Kürt olduğunu ve Kürtçe konuştuğunu saklamıştı. Çünkü Yargıç, bir operasyonda tüm yakınlarını kaybeden ve evine sığınan Kürt kız çocuğu Hejar ile karşılaşana kadar başka bir dilin varlığına, Türkçeden başka dil konuşulmasına
öylesine tepkiliydi ki, kadıncağız Kürt kökeni olduğunu asla söyleyemezdi.
Baştan sona hüzünlü bir insanlık dramını anlatan filmde, insanı etkileyen o kadar çok sahne varken, neden ben bu sahneye takılmıştım? O sahne beni alıp, çocukluğuma götürmüştü; Her yerde “Türkçe konuş” kampanyaları vardı.
Laz şivesiyle konuşan çocuklarla dalga geçiliyordu. Dilimiz Lazcaya kaçmasın diye evde Türkçe konuşuluyordu, büyüklerin kendi aralarında Lazca konuşurlarken ne söylediklerini anlamak için dikkat kesiliyorduk. Okulda ise çocuklarla, arkadaşlarımızla aramızda hangimizin aslının Türk olduğunu tartışırken, anne ve baba tarafından Laz ve Gürcü karışımı olduğumu saklamıştım. Film beni o çocukluk utancıma geri götürmüştü… Evet Laz olduğumu itiraf etmekten utanmıştım. Ve bu film beni bu kez Laz olduğumdan utandığım için utandırmıştı…

Eğer, bir dil bilmenin zenginlik olduğunun farkına varıp, anadilimizi çocuklarımıza
öğretmezsek, hala var olan dillerimiz de yok olup gidecek. Herkesin ana dilinde sevmeye, anadilinde ağlamaya, anadilinde dertleşmeye hakkı var. Bırakın diller yaşasın, Türkçe resmi dil olarak, bu topraklarda yaşayan eski, yeni tüm
insanların, uygarlıkların ortak dili olsun yine. İngilizce’den alıntı birçok sözcük Türkçe’ye girerken, Lazca veya Kürtçe olan kelimeler benimseniyorsa neden giremesin? Bir milyondan fazla sözcükle dünyanın en zengin dili olarak kabul edilen İngilizce, diğer dillerden katılan kelimeler yasaklansaydı, dünyanın en zengin dili olabilir miydi? Onların dili alabildiğine zenginleşirken, bizim topraklarımızda yaşayan diller baskılanarak Türkçe ses uyumlu kelimeler yaratma adına halkın kullandığı dil, aydınların kullandığı “Osmanlıca” unutulmaya mahkum edilmiştir.
Dil zenginliğini savunan, farklı kültürlerin bir arada yaşaması için seslerini çıkaran insanlar oldukça “insanlık” için hala umut var demektir.

Kaktüs
akcakocadasorf.blogspot.com