• 24.03.2021 06:05
  • (374)

“Geçtiğimiz yaz sonunda kayyım hamlesiyle başlayan son altı aylık süreçte, iktidarın hem konu başlıkları açısından hem de karşısındaki aktörlere muamele bakımından bir çeşitlendirme gayretine girdiği izleniyor. İlk bakışta fazladan cephe açmak gibi algılanabilecek bu çeşitlendirme, tehdit ve mücadele motivasyonunu tazeleme açısından faydalı bulunuyor anlaşılan. Hat savunmasından çıkarak başarı kazanan muhalefetten ilham alan iktidar, savunmasını (saldırısını) geniş bir satha yayma arayışında. Mahkemelerden meclise, sokaklardan medyaya yayılan, aktörleri, yöntemleri ve yürütücüleri de çeşitlenen bir yüksek tansiyon dönemine giriliyor.” Neredeyse bir yıl önceki yazıdan bu satırlar. İktidarın yerel seçim şoku ertesinde girdiği iki yıllık bir dönemden bahsediliyor aslında.

Siyasi algıyı biçimlendirmede, hafızanın canlılığı ve dayanıklılığının çok özel bir yeri var. Bu konuda, siyasi iletişim ve siyaset psikolojisi literatüründe çok sayıda çalışma bulmak mümkün. Son yılların (son dediysem neredeyse elli senedir) siyaset iletişimi, daha çok reklamcıların hakim olduğu “teknik” bir alana dönüştü. “İnsanlar neyle ilgilenir, ilgileri hangi süre canlı kalır, neyi kolay hatırlarlar, neyi daha kolay fark ederler, neyi unutmazlar” gibi soruların cevapları, mümkün olan en kısa anın içinde cevap buluyor, tutuluyor. Yaşananların bıraktığı izler, beslendikleri kaynaklar ve yaratacakları sonuçlar gibi geniş pencereden görülenler yerine, oluşturdukları anlık hissiyat daha belirleyici oluyor. Duygu yönetimine abanan kutuplaştırma da, bunun karşısında yer aldığı iddiasındaki kaba rasyonellik de, “sonuç almayı” şimdiki ana sıkıştırıyor. Gündem kalabalığı tabloya eklenince, değil olup biteni ve söylenenleri, insan bir süre önce kendi düşündüklerini bile unutuveriyor. Duygu durumu değişimi, siyasi tabloyla ilgili algıyı darmadağın edebiliyor.

Son birkaç haftada, çok sayıda farklı gelişme aynı anda yaşandı. Büyük bir hızla gündeme yeni başlıklar eklendi, mevcut başlıklar çarpıcı hamlelerle tazelendi. Daha önce defalarca yaşanmış olmasına rağmen, “neler oluyor” hayretinden kaçmak mümkün olamadı. Oysa geçen seneyi de –belki dozu ve temaları farklı olarak– yine böyle geçirmiştik: Baro düzenlemesi, Ayasofya kararı, İstanbul Sözleşmesi tartışması; bol başlıklı, bol atışmalı dış politika gerilimleri; çıkan yasalar, yönetmelikler, kararnameler, atamalar. Yetmezse, Bahçeli’nin CHP ve TTB hakkında tahkikat komisyonu kurması veya “Şam’a yürüyelim” demesi; İçişleri Bakanı’nın Anayasa Mahkemesi’ne ayar vermesi; MHP’den önce Vatan Partisi’nin “HDP kapatılsın kampanyası” açması, Diyanet İşleri Başkanı’nın kılıçla çıktığı minberden verdiği fetvalar. Yanında, savcıların Beştepe’de “konsept” düğün fotoğrafı çektirmesi, geri gelen işkence ve kayıp vakaları. Bu tablonun ortaya çıkarttığı endişeler de hemen hemen aynıydı: “Bu gidişatın peşinden hilafet ilanı mı gelir?” “Bu keyfiliğin önünde durabilecek bir şey kaldı mı?” “Bunlar, asla gitmeyecek mi?”

Daha üç-dört hafta önce iktidarın hemen her alanda nasıl sıkıştığı, muhalefetin başarılı vücut çalımlarıyla siyaset kurmaya başladığı konuşuluyordu. Öne çıkan aktörler alkış alıyor, alkışlara doyamıyorlardı. Peş peşe anketler yayınlanıyor, iktidarın destek erimesi paniğinden bahsediliyordu. Damat bakanın istifasından itibaren, “piyasa sopasının” nasıl ekonomiyi “hizaya” soktuğu anlatılıyordu. AB ve ABD başta olmak üzere dış konjonktürün iktidarı nasıl sıkıştırdığı anlatılıyordu. Reform söylemi ve ittifak çatlağı, tıkır tıkır işleyen rasyonel siyaset gibi tarif ediliyordu. Sonra biri bitmeden diğeri başlayan hamleler geldi. İktidar, “aleyhine olacağı için yapmayacağı” söylenenleri bir bir yapmaya başladı. Kendi tabanındaki, teşkilatlarındaki itirazları da, “dünyadan” gelen zorlamayı da, piyasanın sopasını da pek takmadığını gösteren adımlar attı. Sıkıştırıldığı iddia edilen her alandan tekmeler atarak çıkmayı denedi. Bunların hesaplı veya kontrolsüz olup olmaması ayrı bir tartışma ama iktidar dışındaki faktörlere ilişkin algı tamamen değişti.

Bu yeni tablonun yarattığı –kısa vadede– iki önemli sonuç var: Birincisi muhalefetin koyu bir umutsuzluğa savrulması. Bu umutsuzluğun, muhalefet partilerine yönelen öfkeden, daha önce çok etkili olabileceği düşünülen protestolara inançsızlığa kadar çeşitli tezahürleri var. Elbette, bu işin sonu nereye varacak veya arkasından neler gelecek şeklindeki derinleşen endişelerin de büyüdüğü ortada. Gündem üstünlüğü ve moral avantaj yeniden el değiştirmiş görünüyor. İkincisi, iktidar cephesindeki “azgın” azınlığın çok daha gürültülü biçimde sahne alması. Reform söylemi ve muhalefet hareketliliği dolayısıyla biraz kaybedilmiş üstünlüğü geri almak için “deliler taburu” atakta. AKP Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal’ın “Hazırlıkları tamamlamamız 19 yıl sürdü ve asıl şimdi başlıyoruz” lafı, gürültünün sürmesinin istendiği şeklinde yorumlanabilir. AKP Grup Başkanvekili Bülent Turan’ın Ayasofya imamına uyarısı ise tehlikenin farkında olunduğu biçiminde okunabilir.

Geçtiğimiz pazar günü Medyascope’da Ruşen Çakır ve Levent Gültekin ile yaptığımız “Neler oluyor, neden oluyor?” başlıklı programın sonunda, Ruşen umutlu bir şeyler söyleme görevini bana vermiş, ben de söyleyecek pek bir şey bulamamıştım. Yaşananlar ve muhtemelen önümüzdeki haftalarda yaşanacaklar açısından, durum gerçekten pek aydınlık görünmüyor. Ancak hala içinde bulunulan “şok terapi” şartlarına ve akut duruma bakarak yorum yapmanın çok isabetli olmadığını düşünüyorum. Hafızamı şimdiki anın baskısından kurtarmaya çalışınca, şaşırtıcı bir dalgalanma gibi yaşananların, takip edilebilir sürekliliğini daha iyi görebiliyorum. Hiçbir şey değişmiyor fikri ve artık her şey bambaşka düşüncesi, daha geniş bir zaman dilimi içinde bakınca farklı duruyor. Yaşananların iyi hesaplanmış bir planın parçası veya zorunlu savrulmaların ürünü olması da durumu değiştirmiyor. Süreci kontrol edebilmek, anı yönetmek kadar kolay değil. Yani özetle herkes, daha önce olduğu kadar umutlu ve iyimser ya da umutsuz ve kötümser olabilir. Elbette yapılması gerekenler ve yapılabilecekler de hala yerli yerinde duruyor.