• 28.07.2021 06:59
  • (144)

Küresel ısınmanın ismiyle düz bir mantık kurularak, sadece sürekli ve “düzenli” ısınma şeklinde tezahür etmeyeceğini, toplamdaki ısınma ve kuraklık artışında istikrara rağmen alışılmadık anormallikler yaratabileceğini uzmanlar anlatıyor. Bu durumun senelerdir hava durumu bültenlerinden aşina olduğumuz “mevsim normallerini” bozduğunu yaşayarak görüyoruz. Neyse bu vesileyle asıl söylemek istediğim, siyasal toplumsal gündemin de aynı alandaki küresel iklimde yaşanan türde tuhaf hava değişimlerine neden olması. Daha uzun bir zaman dilimi için benzer tespit yapılabilir ama AKP iktidarıyla geçirilen son yirmi yılın siyasal atmosfer olaylarına bakılınca olağanüstü atmosfer hareketliliğini görmemek mümkün değil. Normalde birkaç on yılda yaşanabilecek olaylar ve “hava durumu” değişiklikleri neredeyse aylık periyodlarla gündeme gelebiliyor. Hava bir anda değişiyor, mevsim normali sayılan iklimin tam tersi karşımıza geliveriyor. Bu olağanüstülüğün kendiliğinden olan tarafları ve buna yüksek uyum kabiliyeti geliştirenler olduğu gibi, elindeki “iklimlendirme sistemlerini” (bildiğimiz klimaya havalı olsun diye böyle deniyor artık) kullanarak havayı kontrol edebilenler var. Bu yıllar boyunca, hava defalarca döndü, ittifaklar değişti, gözde olanlar, akıl alınanlar, akıl verilenler yenilendi, tasfiyeler, itibarsızlaştırmalar, yeniden kıymetlendirmeler yaşandı. Yerini koruyan pek değişmedi.

2019 yerel seçimlerinde alınan sonuç ama daha çok son iki yılda anketlerde görülmeye başlayan siyasi aritmetik değişimi ve iktidarın çeşitli katmanlarda açık çözülme görüntüsü vermesi, siyasi taktisyenliğin ilgi alanını muhalefete yöneltti. Hala iktidar tarafında yaşanabilecek çatlama sonrasını, yine iktidar cephesinde yaşanacak değişim üzerinden okumaya çalışan kulis/lobi faaliyeti yürüyor olsa da, dikkatler ağırlıkla muhalefetin nasıl şekilleneceğinde. Muhalefetin ana aktörleri imkan çeşitliliğini yüksek tutmak için bu konuda netleşmemeyi uygun strateji olarak değerlendiriyor. Böylesi belirsiz bir zemin, kombinasyon çeşitliliği yüzünden herkesin müdahale iştahını artırıyor. Muhalefet ve itirazların büyük ölçüde rahatsızlıklar düzeyinde kaldığı görülüyor. Örgütlü ya da örgütsüz bir toplumsal dinamiğin yarattığı rüzgardan bahsetmek zor. Taktik akıl yürütmelerin tamamı, siyasi müdahale ile kendi rüzgarını yaratmak, mevcut belirsizlik zemininin sağladığı fırsatları kollamak veya rahatsızlık noktalarını geçici kaldıraç olarak kullanmak sınırlarında dolaşıyor. Bu tablo, sertleşeceği anlaşılan kavga öncesinde taş biriktirmeye ve yol temizliğine yarayacak “çöp torbalarının” açılmasına neden oluyor.

Kendi manevra alanları, tabanını seferber etme enstrümanları ve hikaye üretme kapasitesi fazlasıyla daralmış iktidar da dikkatini bir süredir muhalefet üzerindeki taktik hamlelere yoğunlaştırmış durumda. CHP üzerinde oluşmuş, oluşturulmuş kutuplaştırma/konsolidasyon cenderesi, iktidar ortağı MHP tarafından “milli güvenlik tehlikesi" sınırına kadar taşındı. Bunu karşısında “muhalefet blokunu” bir arada tutma sorumluluğu ağırlaşan bir yüke dönüştürülüyor. HDP’nin kriminalize edilmesi muhalefet blokunda “çözücü” olarak kullanılması hamlesi artırılarak devam ediyor. Kapatma davasına, fiili saldırılar ve “pazarlık dedikoduları” denkleme eklendi. İyi Parti üzerinde başlangıçtan itibaren yürütülen FETÖ imaları, içeriden temin edilen Buğra Kavuncu’ya dönük hamleyle tazelendi. Yine çok kullanılan HDP ile yakınlaşma suçlaması, bizzat Erdoğan tarafından “bunlar daha iyi günler” denilen, Akşener’e Rize’de sözlü taciz olarak işleme kondu. Son olarak muhalefet cephesini yatay ve dikey olarak kesen mülteciler meselesinin bu cenahtaki tartışmasına, iktidar çevrelerinin destursuz ve hatta davet alarak girmesi pakete eklendi. Saadet Partisi hamlesi de zikredilebilir. Bunların son iki yıla yığılmış bir hareketlilik olduğunu da unutmamak gerek.

Muhalefet partilerinin hemen hepsinin içinde kimi açık, kimi örtük, bazıları ham, bazıları iyice olgunlaşmış tartışmaların, yakına geldiği iddia edilen kazanma umuduyla yatışmayıp sertleşmesi güçlü olasılık. Buna ek olarak muhalefet partilerinin birbirleriyle ve birlikte ne yapacaklarıyla ilişkilerinde, çoğulculuğun yerini kısa vadeli uygun araç ve yöntemlerin alması ihtimali büyüyor. Hakim veya baskın hale gelebilen eğilimlere uyma zorlamaları yanında; zararlı ve odak kaydırıcı kabul edilen rakiplerin tasfiyesi veya pasifize edilme çabası muhtemelen artacak. Çeşitli tazyiklere direnç geliştirmek için yapılan ön alıcı hamleler de bazı tehlikeli kapakları açabilecek. Mesela Bolu’nun CHP’li Belediye Başkanı’nın hamlesinin, iktidarı ne kadar sıkıştırdığı ile diğer muhalefet belediyelerinin önüne nasıl zorlu bir turnusol bıraktığını kıyaslamak bir fikir verebilir. Taktik alanda yürümekte olan bu sert mücadelede herkes “sahici toplumsal dinamikler” hakkında varsayımda bulunuyor. Elbette sorunlu gördüğü eğilimlerin “karşılıklarını” ve niyetlerini sorguluyor. Oysa asıl problem, sorunların, itirazların ve rahatsızlıkların sahiciliğiyle paralel, talep ve hedefleri netleşmiş herhangi bir toplumsal dinamiğin var olmaması. Belirginleşmiş bir rotanın aşağıdan yukarı doğru bir zorlama üretmemesi, yukarıdan aşağıya dönüştürücü siyasi iradeden kaçınılması nedeniyle, muhalefetin ağırlık merkezine yönelik mücadele hızlı neticelenmeyecek.

“Yerli-milli muhalefet üretme” misyonunu saklama gereği duymayan iktidarın, bu hareketliliğin zaman zaman tetikleyicisi olduğu gibi önümüzdeki günlerde de dışında kalmak istemeyeceği açık. Bu çerçevede son günlerde öne çıkan ve muhalefetin iktidarı sarsacak karşı beka davası olarak işaret ettiği mülteci meselesine yaklaşımı da bazı ipuçları veriyor. Normal olarak birinci derecede sorumlu olduğu böylesi bir meselenin, güncellenmiş endişelerle gündemde edindiği yerden fazlasıyla rahatsız olması beklenen iktidar, hiç öyle davranmıyor. AKP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Şen’in provokatif “Türkler Orta Asya’ya gittiği zaman” açıklaması, Erdoğan’ın danışmanı Yasin Aktay’ın Suriyelileri “vazgeçilemez ekonomik faydalarıyla” tanımlaması gibi çıkışlardan imtina etmiyorlar. Muhalefet “kontrolsüzlüğe” vurgu yapmasına rağmen, sınır geçişlerinin görünürlüğü açısından medyaya pek bulaşmıyorlar. Kendi kanalları ve trolleri sürecin içinde aktif olarak varlar. Acaba Mustafa Şen-Tanju Özcan ya da Yasin Aktay-Ümit Özdağ karşıtlığında kurulan ve hiç de vicdan-nefret karşıtlığıyla açıklanamayacak politik konumlanmadan ve tamamen kendi klimalarından çıkan iklimlendirmeden memnunlar mı? Herkesin de bu iklimin “fırsatlarına” ve getirebileceklerine, şimdi solunan yeni havaya bakarak yeniden değerlendirmesi gerek.