• 28.11.2014 00:00

 Son başarısız yayın yasağı girişimiyle, Erdoğan’ın ve cumhurbaşkanı olmasına rağmen hala dizginlerini elinde tuttuğu iktidarın nasıl madara edildiğini görmenin hazzıyla başlıyorum yazıya…

Allah hepimizin ve bu yazının sonunu hayretsin…

Çünkü önce havuz medyasında yaşanan yapış yapış fakat aynı zamanda ders niteliğindeki “deprem”, ardından da yayın yasağına karşı gösterilen dayanışma ve başkaldırı beni bir hayli “yükseltti”…

Yükseldiğim zamanlarda ise tüm bencilliğimi bir kenara bırakıp, çıtayı da yükseltmesini bilmişimdir…

İzninizle çıtayı götürüp, bu dayanışma ve başkaldırı sarsılmadan devam ettiği sürece, “uzun” ve iktidarının sonunun daha da yaklaşacağı öngörüsünün dibine yerleştirmek istiyorum…

Çıta biraz yüksek gelmiş olabilir ama rica ediyorum korkmayın, tutunun bana…

Bu “sivil itaatsizlik” ve “sizin haksız yasaklarınızı tanımıyoruz” anlayışı eğer dalga dalga yayılmaya başlarsa, ki bu dalgalanmaları her zaman son örnekte gördüğümüz türden kıvılcımlar başlatmıştır, AKP belasından kurtulmak sandığımızdan daha kolay olabilir…

Bazı gazetelerin ve internet sitelerinin “isyanı”nı örnek alıp, sadece yayın yasaklarına değil her türlü baskıya korkmadan karşı çıkmanın artık zamanı geldi…

Gezi Parkı tartışmalarını yeniden kaşımaya başlayan, polisten sonra esnafı da AKP’li olmayanlara karşı kin ve düşmanlığa sevk etmekten çekinmeyen bir iradeye karşı her zamankinden daha sağlam ve daha sıkı durmanın tam sırası…

Dışardan alınan borçlarla içinde buhar odalarının, jakuzilerin bulunduğu bin odalı saraylar yaptıran, bütçe açığının yüzde yedilik bir kısmını tek adamın sarayına ve uçağına harcayan açgözlü görgüsüzlüklerin, maden kapılarına yan yana dizilen yoksul tabutlarıyla ve delik pabuçlu köylülerle yarattığı vicdansız çelişki insanların vicdanına dokunuyor artık…

Yandaş gazeteciler de dahil, AKP iktidarına dokunan herkesin yolsuzluğun ve hırsızlığın parçası haline geldiği gittikçe daha çok açığa çıkıyor…

O çok övündükleri “duble yolların” asfaltlarından bile çaldıkları anlaşılıyor…

Paraları har vurup harman savuran, yoksulları dibe iten, ekonomiyi çıkmaza sokan, yolsuzluklara doymayan ve bütün bu yaptıklarını yasaklarla baskıların arkasına saklamaya çalışan iktidarın çirkin yüzü saklanamaz hale geldi…

Kendi başdanışmanları bile yolsuzlukları kabul ediyor…

İnsanların da öfkesi kabarıyor haliyle…

Sivil itaatsizliklerle bir başkaldırı başlıyor kaçınılmaz olarak…

Kamuoyu yoklamaları ise 2009’dan beri ilk defa AKP’nin yüzde 40’ın altına indiğini söylüyor…

Kendi hırsızlıklarıyla, yolsuzluklarıyla parçalanan, esnaftan “silahlı kuvvetler” yaratmaya çalışan ülkenin parazitlerini Türkiye sırtından atacak…

Yargıtay başkanını da isyan ettiren bu hukuksuz dönem sonuna yaklaşıyor…

Türkiye’nin dürüst ve kararlı insanları bunları biraz daha sıkı biçimde silkelerse kurtlanmış çürük meyveler sapır sapır dökülecek…

Bu, her beladan kurtulabileceğimiz anlamına gelmiyor tabii ki… Ne o kadar iyi niyetliyim ne de o kadar körüm…

İster katılın ister katılmayın ama ben bu ülkenin yapısında bir sorun olduğunu, AKP belasından kurtulsak bile hayallerimizdeki değişimin öyle kolay kolay yaşanmayacağını da biliyorum… Düze çıkmamız biraz zaman alacak…

Ama şunu da biliyorum; bu ülke bunlar gibisini de görmedi…

Türlü türlü rezilliklerle, haksızlıklarla ve dramlarla yüklü cumhuriyet tarihinin en rezil, en baskıcı ve en utanmaz siyasi iradesiyle karşı karşıyayız…

O zaman öncelikli amaç bundan kurtulmak olmalı…

Gerisini sonra düşünürüz…

Kim bilir, belki de ben yanılıyorumdur…

Belki de yaşanan bunca şeyden sonra her birimiz az da olsa bir ders almışızdır…

Çevre ve beleşçilik

“Kentlilerin henüz yabanilikten kurtulamamışlarında, iki belirgin özellik fazla tırmalayıcıydı. Bunlardan biri, beleşçi ve cazgır oluşlarıydı, ikincisi de bahçe ve çiçek düşmanı oluşları… Kaç bin yılın yağma güdüsüyle eziklik duygusu, onları kent yaşamı içinde beleşçilikle cazgırlığa ve estetik düşmanlığına itiyordu…” (Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri)

Etrafımızda dönen talanı ve son olarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yönetmelik değişikliğini bir de bu satırların ışığında okumakta fayda var bana kalırsa…

Bir-iki soru

Yolsuzluk ve rüşvet iddialarının “palavra olmadığını” dile getiren Etyen Mahçupyan, bu sözleri 17 ve 25 Aralık’tan hemen sonra söylese başbakanlık başdanışmanı olabilir miydi?

İş işten geçtikten sonra laf arasında bu itirafı yapmak günahlarını affettirir, eski itibarını geri getirir mi?

Tabii bu arada başdanışmanın “tarihi” açıklamasında bir saptama daha var…

“Hükümet hukuk dışına çıktı” diyor kendisi…

Hukuk dışına çıkan suç işlemiş olur…

Suç işlemek hükümete serbest mi?

Seçim kazanan suç işleme özgürlüğünü ele mi geçiriyor?

Hükümet, hangi olaylarda, nasıl “hukuk dışına” çıktı?

Peki, bizzat başdanışmanı tarafından “hukuk dışına” çıktığı, suç işlediği itiraf edilen bu hükümet ne zaman yargılanacak?

Hükümetin başdanışmanının “itirafı” kapı gibi ortada…

Adalet nerede?

Hazır hızımı almışken...

Bir de son olarak, şunu da sormadan edemeyeceğim…

Havuz medyasındaki beklenmedik işten çıkarmalar karşısında dut yemiş bülbüle dönen diğer kiralık kalemlerin bu acıklı sessizliğini neye yormalı?

Bu “yerinden oynayan taşları” kendileri için bir fırsat olarak mı görüyorlar yoksa sadece korktukları için mi bu kadar sessizler?