Ahmet Çiğdem: Kimse Topluma Güvenmiyor

Türkiye’de her alanda adı konmayan egemen yasakcı bir tutum var. Herkesin kırmızı çizgileri pek de ilân edilmeyen bir kutsal haritası var. Her kampın kutsal figürleri, ikonları, azizleri, mutlak momentleri var.

Ahmet Çiğdem: Kimse Topluma Güvenmiyor
22.04.2021 - 05:12
2519
0

Ahmet Çiğdem ile konuşmaya devam ediyoruz.

Söyleşimizin “Türkiye’nin Demokrasi Tecrübesine Güvenmek Gerekir” başlıklı dünkü bölümünde Türkiye’nin modernleşme serüvenini, Türkiye’deki dinselliği, İslami Hareketi ve AK Parti iktidarını konuşmuştuk.

Bugün Gezi Parkı eylemleri, 15 Temmuz, edebiyat ve düşünce arasındaki etkileşim, üniversitelerin akademik ve siyasal vaziyeti gibi başlıklar üzerinden Ahmet Hoca ile konuşmayı sürdürüyoruz.

Keyifli okumalar dileriz…

Son kitabınız Mucizenin Etik Uğrağı’nda[1] 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasını “etik ve politik bir mucize” olarak tanımladınız. Bunu açar mısınız? Sizin için 15 Temmuz neyi temsil ediyordu? Bir de 15 Temmuz ile ilgili değerlendirmenizde Erdoğan’ın 15 Temmuz’un ürettiği imkanları hoyratça kendi şahsı için kullandığını söylediniz. 15 Temmuz ile ilgili son yazınızın başlığı; “Bir Direnişin Gaspı”. 15 Temmuz nasıl imkanlar vadediyordu ve Erdoğan bunu nasıl gasp etti, bunun sonuçları ne oldu?

Etik olanı insanın zorunlu özgürlük imkânının kullanmasının neredeyse kendiliğinden diyebileceğim bir uyanışını, politik olanı da bunun, tutuma öncel düşünsel/duyusal karşılığı olarak anlıyorum. Etik olan neredeyse amaçsız bir amaçlılık taşır, eylemin sonuçlarından çok kendisini önemser, olmuş olmasından mutluluk devşirir. Mucize, etik ve politik olanın birlikteliğidir ama tekrar edilebilir değildir. Mucize, bilinçli birey ya da topluluk etkinliğinin sonucu olarak ortaya çıkmaz. Nedensel bir açıklamanın konusu olamaz. Mucize, herhangi bir nedene de indirgenemez. Nedenler aracılığıyla açıklanamaz. Mucizeye tanık olursunuz; sonra tanık olduğunuz şey gözlerinizin önünden uçup gider.

15 Temmuz benim için, kitapta kavramsallaştırmaya çalıştığım biçimiyle, planaryal öznenin görünürlük kazandığı, etikle politik olanın buluştuğu mucizevi bir ândı. Ayrıca, bir “çokluk” hareketiydi-Gezi’deki protestolarda iktidarın “halkla” karşılaştığını söylemiştim, burada karşılaştığımız şeyin halk, toplum, Müslümanlar vs. böylesi bir kolektif adlandırmaya getirilemeyecek bir varlık olduğunu, bunu en iyi benim kavramsallaştırmamla, planaryal özne, bir tür saklı- özne, subject absconditus, saymamız gerektiğini iddia ediyorum. Bir adın altına girmeyecek bir özne-herhangi bir tekillik tarafından içerilemeyen ancak asla evrensele götürülemeyecek olan. Özellikle bu ikinci boyutu vurgulamak gerekir. 70 günlük komün deneyimini dünya tarihinin merkezine oturtmaktan kurtulursunuz böylece. Her şeyin artığı, her yerin kenarı olarak varolabilen; dolayısıyla, varlığı hakkında ancak ortaya çıktığında fikir sahibi olabileceğimiz özne ve bu fikir, zorunlu olarak, geçici ve kısmî kalmak mecburiyetinde. Çünkü bir müddet sonra kendisini, kendi türünden bir ihtimâle devretmek üzere ortadan kalkacaktır.

Ben 15 Temmuz’da bir mucizeye tanık olduğumuzu, bunun bir inanışı mümkün kılacak dinsel mucizelerle karıştırılmaması gerektiğini, çünkü dinsel mucizenin sonrasını garanti almaya çalışan bir mantığa teslim edildiğini belirttim. Burada insanlar sonrasını düşünmediler. Sonraya yönelik bir iyimserlik, bir zafer hissi taşımadılar. Aslına bakılırsa Erdoğan filan umurumda değil; zaten, 15 Temmuz’un araçsallaştırılması filan, bu da umrumda değil. Başka türlüsü olamazdı zaten. Önünü ve sonunu düşünmeden sokağa çıkan bu insanların sana söylemek istediklerine kulak vermiyorsan, anlamak istemiyorsan… ne diyeyim?

15 Temmuz’dan sonra şaşılacak bir biçimde -aslında neye şaşıracaksa insan- Erdoğan ve ekibi, kerameti hâlâ kendilerinde aramaya ve bulmaya devam ettiler. Onları hayatta tutan halkın, toplumun iradesinin ne anlama geldiği konusunda hiçbir fikirleri yoktu. Bu bakımdan Erdoğan’ın 15 Temmuz’dan sonra halka bir jest olarak bile borç ödemek istemediği açığa çıktı; benim kişisel aymazlığımın kırılışı biraz o olayla ilgilidir. Herkese borçlu kalabilirsiniz ama halka borçlu kalamazsanız, böyle bir popülizm yâni. Esas gücün halktan kendisine yöneldiğini görmüyor, görmeye hiç yanaşmadı. Bu nedenle 15 Temmuz’a her anlamda ihanet edilmesi, gaspı filan iç karartıcı ama oradaki oluşumun nasıl kavranacağına dair herhangi bir nosyonu yoktu ki başka şeyler olabilsin! Buraya kadar her şey olması gerektiği gibi. Sadece Türkiye’de yaşayan Müslümanlar kendi yakın tarihlerinde eşi benzeri olmayan bir momenti satmaya neden bu kadar mütemayildi, onu çözebilmiş değilim. Ancak neden hâlâ sattıkları konusunda bana kalsa iyi olacak bir fikrim var.

GEZİ YENİ BLOKLAŞMA GETİRMEDİ, VAR OLANI HAREKETE GEÇİRDİ

Gezi Parkı Olayları somut-görünür siyasi sonuçlar üretmese de siyasal psikolojiyi çok derinden etkiledi. AK Parti algısında ve/ya çoğu kesimin gelecek tasavvurunda bir milat işlevi gördü. İktidarı içe kapatırken muhalefeti keskinleştirdi. İktidar ve muhalefete belli bir mesafede duran bazı kesimleri de taraf tutmaya sevk etti. Üzerinden epey zaman geçti, bugün geriye dönüp daha soğukkanlı olarak baktığınızda hem Gezi Olaylarını hem de Gezi’nin siyasal etkilerini nasıl değerlendirirsiniz.

Eğer yanlış hatırlamıyorsam, tam da Gezi Protestoları’nın başladığı tarihte şimdi kapatılmış Şehir Üniversitesi’nde, sonuçta AKP sözde-hegemonyasının takdis edileceği bir konferans yapılacaktı, yapıldı da galiba. Ancak, “etkinlik” sönük kaldı. Geriye baktığımda, oradaki afallamanın, şundan kaynaklandığını düşünüyorum: toplumla, halkla ilk defa yüz yüze gelmek. Ondan önce AKP ve Erdoğan’ın elbette bir toplum tasavvuru vardı, bunun sağı ve solu hakkında bazı fikirleri de vardı elbette, ama toplumun bu yaşayan sureti onları çok korkuttu. O zamana kadar yapılanları inkâr etmekte hiç tereddüt etmeyen, üstelik, “nankör bir toplum.” Babanın gururu çok incinmiş olmalı. Gezi’deki en anlamlı politik yorum bence budur: iktidar olarak, toplumla karşılaşmak ve toplumun hiç de sevimli bir şey olmadığını keşfetmek.

Geleceği Eskitmek’te sizin sorunuzda da işaret edilen hususlara ilişkin bazı tesbitler var; onları tekrar etmek gerekir mi bilmiyorum. Protesto, bir sürpriz olarak başladığında iktidar çevrelerinin şaşırdığı açıktı; ne yapabilecekleri konusunda bir fikirleri yoktu. İktidarı rahatlatan şey, protestonun devam etmesi ve giderek anlamalarını kolaylaştıran taleblerin dile getirilmesiydi. Bir yerden sonra şunu diyecek vasata ulaştılar: parkta kardeşlik türküleri söyleyip, plates yapıldığına bakmayın; burada ülkenin kalkınmasına, gelişmesine öteden beri karşı olan, yabancı güçlerin maşası bir kitle var. Sol maksimalizm ve acilcilik protestoya ağırlığını koymaya başladığında, Erdoğan eli yükseltti. Beyaz Türkler, protestoyu bir hafta sonu etkinliğine çevirip, meydanı epeydir dışlanmanın doruklarında yaşayan Alevilere devrettiklerinde, Gezi Protestosu sona ermişti. Bir yerden sonra devam etmesinin ancak iktidarı mutlu ettiğini söyleyebiliriz.

Erdoğan, aslında kendisine ve partisine yönelik saldırıyı, “ben ve onlar”dan, “onlar ve biz”e dönüştürmeyi başardı; elbette tek başına değil. Protestonun sahipleri Erdoğan’a ellerinden gelen katkıyı yaptılar, ellerinden gelen yardımı esirgemediler. Erdoğan, bu tür olaylara karşı öteden beri hep aynı tepkiyi veren Batılı liberal ve sol çevrelerin demonizasyonundan oldukça yararlandı. Daha mutedil gözüken isimlerin “işbirlikçiliğini”, suskun bir şikayetle taraftarlarıyla paylaştı. Eh, tek adamlığa giden yol için her zaman dışsal desteğe ihtiyaç vardır.

Gezi Protestosu, Türkiye’de arkaplanda duran bir bloklaşmayı harekete geçirdi. Yeni bir bloklaşma yahut kamplaşma türü yaratmadı. Sünni/sağ/milliyetçi bir terkip, 12 Eylül’den önce de varolan, “vakit geldiğinde” toplaşmayı asla unutmadığı açık bir birlikteliğe yöneldi. Bu AKP’nin orta sınıfların merkez partisi olmaktan çıkıp, sağ bir parti olmaya evrildiği bir dönemin de başlangıcı olmuştur.

Bu tür olayların sonuçları yine aynı kalıbı biraz farklı bir şekilde kullanmama izin verirseniz, sanıldığından daha az, düşünüldüğünden daha fazladır. Ben mesela Alevilerin, Türk toplumuna Gezi’den sonraki hüzünlü vedaının sonuçlarının ne olacağını daha çok merak ediyorum. Buna karşılık, Erdoğan’ın kurduğu bloğun Gezi’den bu yana oldukça çözündüğünü, ona oy verenlerin bile, kamusal vicdanları bakımından başka bir yerde durduklarını müşahede ediyorum.

DİN MESELESİNİ KONUŞACAK NE AKADEMİK NE ENTELEKTÜEL NE DE SİVİL BİR VASAT VAR

Türkiye’de siyasi ideolojiler büyük oranda edebi üretimlerin etkisinde şekillendi. Bunu Türkiye’deki birçok siyasi hareket için söylemek mümkün. Edebiyat(çı)ın siyasal pozisyon üretme işlevini nasıl değerlendiriyorsunuz; bu bize özgü bazı dinamiklerle mi böyle, yoksa doğal ve beklenebilir bir durum mu? Bir de bunun avantaj ve dezavantajları ne oldu; Türkiye’deki İslami hareketin ve/ya İslami düşüncenin bu durumdan kazanç ve kaybı ne oldu?

Siyasal ideolojiler, politik ve kültürel modernliğin çatallaşmaları olarak aynı zamanda kitlesel bir yayılımı da hedeflemekteydiler. Doğuşları ve gelişimleri büyük oranda belli bir kolektif özneye yapılan afektüel yatırıma bağlıydı. Rusya’da hayat bulan bir kavram olarak entelijansiyanın işlevi, düşüncelerle bu öznenin buluşmasını sağlamaktı. Hatta bu kavram, entelektüelden farklı olarak gelişti; birincisi daha düşünsel, ikincisi biraz daha politik bir varlığı işaret eder. Modern merkezden periferiye doğru gittikçe, bu iki varlık birbirinin üzerine biner, arada bürokratik işlevli bir literatus figürü de vardır.  

Modern bir ideoloji derken bunun nesnel karşılığı olan bir kolektif özneye de işaret etmiş oluyoruz. Bu öznenin yokluğu, ideolojik disiplinin sınırlarını gevşekleştirir. Bu gevşeme, edebiyat için daha elverişli bir ortam doğurur. Edebiyat hem ideolojik söylemin evrenini kırar hem de özneyi daha büyük alana doğru belli belirsiz taşır. Sınıf yerine, imparatorluk, vatan, millet, ümmet vs. devreye girer.

Dolayısıyla, burada reflektif düşüncenin zaten yeterince gelişmediği, bu düşüncenin taşıyıcısı olan varlığın da daha kamusal ve hatta bürokratik bir işlevle donatıldığı hatırlanırsa, edebiyat üretimine bağlı bir fikriyâtın özgüllüğü daha iyi anlaşılabilir. Bunun tabiatıyla sonuçları itibariyle neyi başarıp başaramadığı sonraki bir değerlendirmenin konusu olabilir.

Bu yaklaşımın bir tehlikesi var; buradan kalkarak, hep yapılageldiği üzere bir, “onların var, bizim yok”cu bir tutum sergilenebilir. Oysa böylesi bir kesinlikten çok, belirsizliklerden, belirsiz geçişlerden, müphem ittifaklardan, konumsal kayganlıktan bahsetmeliyiz. Klasik Rus edebiyatını sözgelimi büyük yapan bu değil midir? Köküne kadar Slavofil, İstanbul’u Türklere dar etmeye kararlı bir Dostoyevski’nin insanlık durumuna ait yazdıkları aksi hâlde neden bu kadar alımlanmış olabilir ki?

Bir yerden sonra avantajlara ve dezavantajlara bakmanın bir anlamı yok; yararı hiç yok. Hayat devam ediyor. Ortaya çıkana bakmak lazım. Orada tabii manzara pek iç açıcı değil. Bir kere edebi üretime bağlı düşünüşün süreklilik kazanması zor; edebiyat, nev’i şahsına münhasır bir figürün alanı sonuçta. Her zaman aynı düzeyi yakalamak zor.

Şöyle bakalım: burada bir tür tarihsel gecikmişlik ve bu gecikmişliğin düşünsel karşılanması var. Bu karşılama, hangi araçlar mevcutsa, onlar aracılığıyla gerçekleşti. Ancak bir yerden sonra, edebiyatın, düşüncenin –bir tür sistematik birikim anlamında-, siyasetin kendi mantıklarına özgü bir özerklik kazanması gerekirdi; bunların birbirinden ayrışmaması modern pratiklerin gelişimini engelledi.

İslâmcılar açısından ilave edilmesi gereken, anti-modern tutumun sürdürülmesinin yarattığı sonuçlarla ilgilidir ki burada hem bu ayrışmanın sosyolojik zeminini algılamada bir problem ortaya çıktı, çok konuda olduğu gibi burada da böylesi bir sosyal farklılaşma yokmuş gibi davranıldı, hem de bu obsesif inkârın sorunlarıyla yüzleşmek yerine, tarihin ve geleneğin meşrulaştırdığı bir anlatının poetizasyonunun sahte çözümüne umut bağladılar.

Burada ilâhiyatçıların belki dinsel kamusal alana nüfuz etmeleri beklenebilirdi. Olmadı. İslâmi disiplinlerin kendilerini hapsettikleri tarihselin ağırlığından kaynaklanan hantallığı, modern düşünce örüntüleriyle rekabet etmelerini zorlaştırdı. Bildikleri en güvenli, en kısa yoldan giderek bir peygamber kıssasının modern Müslümanların bütün sorunlarını çözebileceği bir rüyayı tekrar etmeye karar verdiler. Neden yapamadılar? Sosyal sermayeleri ve disipliner araçları yeterli olmadığından. Dine ilişkin genel entegrasyonist politik tutumdan. Ayrıca din meselesi biraz böyle netameli bir konu. Biraz sivil bir cesaret de istiyor.

DİZ ÇÖKÜP İTAAT ETMEK ENTELEKTÜEL GERİLİMDEN DAHA CAZİP

“Peygamber ve Düşünür”  yazınızda, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil ve İsmet Özel örnekleri üzerinden İslamcı düşüncenin şiir/şair üzerinden temsilinin ürettiği imkân ve açmazlara değindikten sonra, şairlerin peygamberane ve mitik bir şahsiyet kazanmalarının problemlerine işaret ediyorsunuz. Sizce bu niye böyle oldu; bu korunaklı, yüceltmenin politik psikolojisi, politik sosyolojisi ile ilgili ne söylenebilir?

Aslında bu soruya bir bakıma biraz önce cevap verdim ve bu nedenle topu taca atmama izin verin. Adını andığınız insanlar, bir sürü kişinin hayatına dokunmuş, onları değiştirmiş ve mobilize edebilmiştir. Yapılması gereken, eleştirinin moralizasyonundan kaçınmaktır. Peygamberane kişilik, bir kurgunun ürünü olarak anlamlı değildir; kitlesel isterinin, belki biraz fetişistik inkârın bir sonucudur. Necip Fazıl küçükburjuva bir şair olarak hayatını sürdüremez. Bir şeyhe kapılanıp hidayete ermesi ve hayatını oradan yeniden kurgulaması gerekir. Daha öncede vurguladım: jestin, peygamberane kişiliğin kurgulanmasındaki önemi, burada yatar. Metnin kendisi asla yetmez; ortadadır, ulaşılabilirdir ve nihayet bitimlidir. Buna karşılık, jest metnin eksikliğini tamamlar ve sonraki metnin haberini de verir, önemli olan jestin taşıdığı geçerliliğin bir kere ve bütün zamanlar için kabul edilmesidir.

Shtisel diye bir İsrail dizisi var; orada Hasidiklerin günümüzdeki hayatı bir biçimde temsil ediliyor ve oldukça gerçekçi bir üslub var. Bir dostum diziye gösterdiğim ilginin abartılı olduğunu, aynı şeyin, benzer bir dizinin Müslümanlar tarafından yapılması hâlinde görmezlikten geleceğimi iddia etti. O da biliyor ki, öyle bir diziyi burada yapmak zor. İlk tepki, kaçınılmaz olarak dinin elden gidiyor olacağıdır. Şurada burada öğretiye sığmayan, ötede beride bir Müslümanın asla cür’et edemeyeceği bir ayrıksılık ürünün bütünü hakkında karar vermek için yeterli sayılacaktır çünkü. Müslüman gerçekliği ve bu gerçeklik içinde yaşayan insanların herhangi bir süblimasyona müracaat etmeden, insan ilişkilerinin müphemliği ve sıradanlığına razı olarak anlatılabileceğine dair bir hissiyatım yok maalesef.  Belki yanılıyorumdur. Göreceğiz.

Bana bunun, politik psikolojik ve politik sosyolojik nedenlerini (bunların ne olduğu konusunda tam bir fikrim yok bu arada) soruyorsunuz. Daha çok kültürel nedenlerden, özellikle dinselliğin baskın olduğu kültürel nedenlerden söz etmek gerekir. Bunların ne olduğunu tartışmaya başladığımızda, bu insan olmaklığa gönül indirmenin yollarının keşfine de yardım edecektir, bir yere varabiliriz. Her durumda, biz dinselliğin kurucu ögelerinin neler olduğunu, bunların nasıl geliştiğini tarihsel bir eleştiriye getirmek durumundayız. Bu eleştiri süreci, saydığınız nedenlerden daha az açıklama sunmayacaktır, emin olunuz. Fakat bu da büyük bir atılım arzusu gerektiriyor.

Türkiye’de dinselliğin skripturalizasyonu çok uzun bir tarihe sahip değil; metin ve düşünce, sözel geleneğin sahip olduğu imkânları kullanamıyor. Gelenek, kendi gücünü koruyarak, elbette kendisi içinde sorunlar taşıyan metnin yenilik azmine direniyor. Sözelden yazısala geçişin kısa tarihi, dijital çağın ikonografisi karşısında daha da güçsüzleşiyor. Bir ermiş kişi, bilge bir insan, bir peygamberden daha iyisi mi var? Üstelik ayağına kadar gitmek de gerekmiyor. Hemen şurada, bir ekran uzaklığında. Bir düğmeye basmak, bir ikona tıklamak yeterli. Sorunlarımızı çözecek barbarları beklemeye zaten alışığız. Peygamberlerle barışık olmanın sağladığı pratik yarar, düşünsel bir gerilimin sunduğu belirsizliğin çok üzerinde olmalı. Bunu da en iyi peygamberliğe soyunanlar biliyor sayılır.

ÜNİVERSİTE İFLAH OLMAZ BİR KURUM

Üniversite üzerine yazdığınız yazılarda hem üniversitenin bilgi üretme tarzına hem de Türkiye’de YÖK üzerinden teşvik edilen akademik üretim tarzına eleştirel bir duruşunuz var. Üniversite meselesiyle ilgili de biraz konuşmak ister misiniz?

İsterim; beni bu kadar AKP geyiğine boğduktan sonra, bu soruyu bir teselli ikramiyesi gibi görürüm üstelik. İmdi, bu hususta daha önce birkaç yazı yazdım. Esas vurgulamak istediğim şey, üniversite ideasıyla, mevcut kurum arasındaki yarılmanın trajik sonuçlarıyla ilgiliydi. Sadece bize özgü olmayan genel bir düşüş söz konusu ve yazma üslûbundan, metin düzenlemesinden, yazının kendisinden feragat ede ede gelinen bir yer burası. Düşünmeye oradan başlamak gerekir.

Ayrıca üniversitelerin birer meslek kazandırma birimi ve toplum kalkınması aracısı olarak örgütlenmeleri ve bunu meşru görmeleri kadar asab bozucu bir şey olamaz. Bunun kendisini progresif olarak tanımlayan insanlar için de paylaşılabilir bir nosyon olması, egemen aklın, araçsal rasyonalitenin tam da özgürlükten yana kendisini konumlayan tarafından besleyip büyütülmesinin canlı bir örneğini sunar.

Beni çıldırtan bir tür enfantil sosyal radikalizmin Türkiye’de kolayca taraftar bulması ve bunun üniversitelerde gerçekleşmesi. Bu tür şeylere hayatlarında bin kere tanık olmuş, bir verim de elde edememiş prostatlı yaşlı başlı adamların bundan mutluluk duyması. Gencecik insanları polisle savcıyla karşı karşıya getirmek doğru değil; bundan kimseye bir yarar çıkmaz.  

TÜRKİYE’DE FARKLI FİKİRLERE SAHİP OLARAK DOST KALMAK MÜMKÜN DEĞİL GİBİ

Siyasal olarak birbirine uzak birçok entelektüel çevre ile temasınız oldu. Siyasal gündemin bu çevreler üzerindeki etkisini, farklı çevrelerin siyasal gündem üzerinden dönüşümünü gözlemleme imkânınız oldu. Örneğin Gezi veya 15 Temmuz üzerinden bakarsak, kültürel ve siyasal kutuplaşma düşünce dünyamızı nasıl etkiledi?

Ben yaşadıklarımı “temas” olarak görmedim hiç; bir “temas kişisi” değilim. Birçok çevreyle ilişkim oldu da sayılmaz, bunu nerden çıkardınız? Tam tersine giderek, kendimle kalacak kadar yalnızlaştım sayılabilir. Dostlarım oldu ve fakat onların çevresi, benim çevrem olmadı. Rahmetli Ulus Baker arkadaşımdı ama çevresinde kimler vardı, bilmedim, merak da etmedim. Türkiye’de farklı fikirlere sahip olarak dost kalmak, arkadaş olmayı sürdürmek artık mümkün değil. Beraber olmak için benzer şeyleri savunmak, benzer tepkilere sahip olmak gerekiyor. Bu tabiatıyla iyi bir şey değil; ancak abartmamak da gerekir, dostluklar fikir ayrılıklarını aşamıyorsa, aşamamışlarsa, aşamamış olmayı da taraflardan biri kerameti kendinden menkul moral bir zafer çığlığıyla kutlamaya başlamışsa, sürmemesi daha iyidir.

Demek ki arkadaşlığı, dostluğu dolayımlayacak içsel bir motivasyon işe yaramıyor ki doğrusu da budur. Dostluğu bir üst düzeye taşımanın yolu, dostluğu zenginleştirecek, derinleştirecek bir yoldaşlık olabilir. Dostluğu duygusallıktan, kırılganlıktan koruyacak olan ortak değerler üretebilmektir. Ortak kanaatleri geliştirebilmektir. Demek ki başarılamayan şey budur.

Türkiye’de herkesin kendini evinde hissettiği bir politik-toplumsal vasatın inşası mümkün mü, bunun yolu nedir, nereden geçer?

Türkiye’de siyasal rejimin kuruluşu ve işleyişi, sosyal olarak zorunlu ortaklıkların kutsanmasıyla gerçekleştiğinden (Kemalizmi kastediyorum elbette), bir başka deyişle insanlar yeterince cedelleşmediğinden birlik, beraberlik çağrılarının arkasında hep ikincil, hatta üçüncül gündemler vardır. Bu birlik beraberliğin içini doldurmaya kalkıştığınızda, en yakınınızdaki tarafından persona non grata ilân edilme riskiniz vardır. Kişisel olarak herkesin kendisini evinde hissettiği bir huzur toplumu projesini ne gerçekci ne de savunulası bulurum.

Yeterince kavga etmeden, konuşmadan, müzakere etmeden bir diyaloga varmak yerine, konuşan tarafların öncüllerinin “imtiyazsız, ayrıcalıksız” bir şekilde tartışıldığı bir vasattan geçmeden barışa varılamaz. Elbette kavganın araçlarının ve biçimlerinin, “medenîleştirici bir süzgeçten” geçirilmesi gerekir. Birbirimizi boğazlayalım, kalanlar yollarını devam etsin vandalizmi değil savunduğum. 

Türkiye’de her alanda adı konmayan egemen yasakcı bir tutum var. Herkesin kırmızı çizgileri pek de ilân edilmeyen bir kutsal haritası var. Bu çizgilerin belirsiz olması sinik bir ahlâkçılığa işaret eder. Çünkü her ân ihlâl ediliyor olma ihtimali vardır ve bu ihtimal, iptal kültürünün en büyük dayanağını oluşturur. Her kampın kutsal figürleri, ikonları, azizleri, mutlak momentleri var. Sosyalist olabilirsiniz ama başınızı liberalizme azıcık da olsa çevirdiğinizde hainsiniz. Sünni darkafalılığından dem vurabilirsiniz ama alevî dinsel/siyasal bağnazlığa gelince durmak gerekir. Kürt meselesini, şiddet sarmalından uzakta ele almak gerektiğini düşünürseniz, işbirlikçisiniz. Diyanetin konumunu sorguladığınızda din düşmanı olmanıza ramak kalmıştır. Hem Müslüman olup hem dinî doxaya ilişkin aykırı bir fikre sahip olmanız, kellenizin istenmesi için yeterlidir.  Gezi Protesto’sunu bir Kerbelâ gibi yaşamalısınız. Herkes ötekinden özeleştiri ister; kendisi bir hakikat okyanusunda yaşamaktadır ve hem doğrunun hem yanlışın kriteri ondadır.

Nasıl bir toplum tahayyül ettiğimizi sunabileceğimiz bir agonistiğin kurulmasının gerilimi, kendimizi evimizde hissetmekten daha değerli; evdeki huzur, ister istemez dışlayıcıdır. Bu huzura kapıldığında, başkaları ancak bu huzura ortaklık talebinde bulunan ve dolayısıyla bozma ihtimâli bulunan varlıklar olarak anlam kazanır. Onları bir eleştirel iletişimin muhatapları sıfatıyla görmeniz güçleşir.

Türkiye’de insanlar deprem nedeniyle, corona nedeniyle, güvenlik nedeniyle devlet tarafından, bilim adamları tarafından her gün alenen tehdit ediliyor. Bunun kadar tehlikeli olan, bir başka tehdit türü de “yatay tehdit.” Aynı yerde bulunan, benzer düşüncelere sahip olan insanların birbirini açık ya da örtük tehdidi. Bu tehditleri karşılamak gerekir.  Dışarda kan gövdeyi götürürken, eve, huzura dönmenin değeri nedir ki?

“Özel” bir soruyla bitirelim; pandemi sürecinde neler yaşadınız, neler yaptınız?

Edward Said ölümüne yakın kendisiyle yapılan bir mülâkatta, en çok sokaklarda amaçsızca dolaşmayı, kitapçılara uğrayıp asla okumayacağı kitaplarla eve dönmeyi özlediğini söyler. Bu sürede düzenli yaptığım tek şey, Ankara’nın en güzel mekânlarından ve iyi bir iki kitapçıdan birisi olan Dost Kitabevi’ne gitmekti; orada biraz da rahmetli için kitapları karıştırdım, yeni neşriyâtı takip etmeye çalıştım.

Coronalia’da (bu benim dönemin ruhu için icâd ettiğim bir kavram-bütün insanlığın yaşadığı ülkenin ismi, globalizasyonun zaferi bu!) niteliksiz vakit öldürme sanatında (böyle bir sanat var gerçekten) terakki kaydettim; elbette Netflix, Amazon Prime aboneliklerim var. NBA League Pass’ım öteden beri vardı. 1.5 senedir düzenli olarak bridge dersleri alıyor ve oynuyorum.

Emekliyim; benim hayatımda aslına bakılırsa, bunu utanarak söylüyorum, çok büyük bir değişiklik olmadı. Müdavimi olduğum Kent Kıraathanesi’nin kapatılması büyük bir faciaydı; ancak arada birkaç kez açıldı hasret giderdik. En büyük yıkım oydu benim için. Apartmandaki karşı komşum, Nuriye Hanım teyze, 1934 doğumlu, ben evden çıkarken kapıyı açıp hatırımı soruyor. Aynı cümlelerle mukabele ediyor, bir isteği olup olmadığını bilmek istiyorum. İçtenlikle teşekkür edip, “yok” diyor. Bugünlerin geçeceğini söylüyoruz birbirimize. Geçecek mi?

_https://www.perspektif.online/kimse-topluma-guvenmiyor/

[1] Mucizenin Etik Uğrağı, 15 Temmuz Sonrası, Din, Toplum ve Planaryal Özne Üzerine Düşünceler, Ankara: Felix, 2019.


Editör: N. Cingirt

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.