• 18.04.2014 00:00
  • (2726)

 Seçim sonuçlarını değerlendirdiği konuşmasında sarsılan güvenini korumaya çalıştığı görülüyordu. O her zamanki neşeli, esprili halinden eser yoktu. Hayal kırıklığı yaşayan ruhlara özgü bir dinginlik içindeydi. Tutuk konuşuyordu. Aklını seçim sonuçlarından alamadığı her halinden anlaşılıyordu. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna oturma hayalini elbette kurmamıştı ama bu kadar keskin bir yenilgi de beklemiyordu. Belki daha fazlası, hiç değilse daha başarılı bir seçim sonucuydu umduğu.

Bahsettiğim isim, siyasete BDP (Barış ve Demokrasi Partisi) listesinden dâhil olan, kısa sürede Türkiye siyasetinin popüler figürlerinden biri haline gelen ve çok az politikacıya nasip olacak şekilde Türkiye’nin en gözde şehrine belediye başkanı adayı gösterilen Sırrı Süreyya Önder, başkası değil. Haziran 2011 Genel Seçimleri’nde BDP adayı olarak Meclis’e giren Sırrı Süreyya Önder’in talihi, 2012’de çözüm sürecinin başlamasıyla döndü. Türk-Kürt barışını sağlamak için devlet ile PKK lideri Abdullah Öcalan arasında başlatılan görüşmelere aracı olarak seçilen Önder, İmralı Cezaevi’ne gitme ayrıcalığını yakalayınca, medyanın spotlarını da üzerine çekti. Filmlerden çıkmış bu yerli karakteri izleyici kısa sürede sevdi. Taşralı aksanı ve sempatik çıkışlarıyla kısa zamanda her çevreden insanın gönlüne girmeyi başardı. Yoksul mahallelerdeki hayranlarının yanı sıra zengin semtlerde, popüler çevrelerde de sevenleri az değildi. O, birbirinden farklı çevrelerin ilgi duyabildiği nadir bir politikacıydı.

Sırrı Süreyya Önder, 2013’ün Mayıs-Haziran aylarında İstanbul’un göbeğinde gençlerin başlattığı, merkez medyanın, sanatçıların ve sermaye çevrelerinin desteklediği ayaklanmanın siyasi temsilcilerinden biri olarak sahneye çıktı. Aslında Gezi olayları, daha çok Amerika’daki Wall Streetolaylarına benziyor. Orta sınıftan gençlerin başını çektiği, orantısız polis şiddeti yüzünden kısa sürede değişik çevrelerin ve siyasi güçlerin tepki göstermek üzere dâhil olduğu, haftalarca süren bir isyan. Kaderin cilvesi olsa gerek; ayaklanmayı ateşleyen iş araçları, gençlerin karşısına dikildiğinde karşısında Sırrı Süreyya’yı bulmuştu. Zamanlama harikaydı. Süreyya Önder’in dakikliği, onu kentli bir kahramana dönüştürmeye yetmişti. Yoksul Kürtlerin desteğine kolejli, üniversiteli gençlerin hayranlığını, sanat ve sinema dünyasının ahbaplığını, beyaz yakalıların ve merkez medyanın ilgisini eklemeyi başardı. Klasik bir politikacı değildi artık, şehrin yeni fenomeniydi. Üzerinde spotların sönmediği ender figürlerden biri olup çıktı. O, politika sahnesinin yeni yıldızıydı. Gezi’deki ataklığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı’na adaylığının yolunu da böylelikle açmış oldu.

Kürt siyasal hareketinin Türkiye seksiyonu olarak gösterilen HDP’den (Halkların Demokratik Partisi) İstanbul Büyükşehir Başkanı adayı olarak yarışa katılan Sırrı Süreyya, fazlasıyla umutluydu, ancak beklediğinin çok altında bir oy aldı. Şehrin daha az gelişmiş ilçelerinden ve Anadolu’dan göç edenlerin ilk yerleşim durağı olan Bağcılar’dan Sırrı Süreyya’ya oy çıkarken, şehrin en popüler ilçeleri ve semtleri, onun şımarık rakibini desteklemişti. Umut bağladığı beyaz yakalılar ve şehirli gençler de ona sırtını dönmüştü. Kendisine oy verenler, sadece Kürt hareketinin sadık seçmeniydi. 30 Mart akşamı, şehrin bu yeni politik fenomeninin parlayan yıldızı söndü. Savaşı kaybeden bir generalin rütbelerinin sökülüp alınması gibi Süreyya’nın da etrafa saçtığı ışığı yüzünden uçup gitti.

Tabii burada amacımız Sırrı Süreyya Önder’in politik serüvenini aktarmak değil. Türkiye’de çokça bahsi geçen, Batı basınında da geniş yer bulan, Türkiyeli sekülerlerin ise galaksimizde keşfettiklerini sandığı yeni bir toplum kümesinin aslında politik bir halüsinasyondan ibaret olduğunun ortaya çıkması. Bu çevreler, Gezi’de gençlerin polisle birkaç hafta süren köşe kapmaca oyununu yeni bir toplumun ve siyasal akımın doğuşu olarak algıladı. Fransız devrimi bu kadar coşkuyla karşılandı mı, emin değilim. İşi o kadar abarttılar ki, üniversitelerde Gezi kürsüleri kurulmasını öneren akademisyenler bile çıktı. Bazı sosyologlar, “Gezi sosyolojisi” üzerinde yaptıkları incelemeleri konu alan uzun makaleler yayınlattı. Siyaset bilimciler televizyon ve gazetelerde günlerce Gezi’yi, okyanuslarda volkanik hareketlenmelerin ardından doğan yeni bir adaya benzettiler. Siyasal iktidara karşı toplumsal bir tsunami yaratma peşinde koşan İstanbul sermayesine bağlı merkez medyanın körüklediği bu yayınlar, sokaktaki insandan daha çok, yükselme heyecanıyla dolu politikacılar üzerinde etkili oldu.

Oysa Gezi Parkı’nda olup bitenler, bazı gençlik gruplarının sokak şovundan fazlası değildi. Zamanlama ve değişik faktörlerin birleşmesi Gezi’ye sadece “kusursuz fırtına” havası kattı. Türkiye’de ulusalcılar ve solcular zaten yıllardır bayrakları ve flamalarıyla sokakta yatıp kalkıyor. Öyle ki, bu çevrelerin bütün siyasal aktiviteleri zaten polisle köşe kapmaca oyunundan ibaret. Bu kez bu eğlenceye farklı olarak orta sınıftan gençler ve beyaz yakalılar dâhil oldu. Gezi’de, 11 yıldır ülkeyi yöneten iktidar partisine karşı memnuniyetsizliklerini dışa vurdular. Cumhuriyet’in zenginleştirdiği, servet sahibi yaptığı ancak eski devlet yapısının dönüşümüyle bu ayrıcalıklarını son 10 yılda yitiren Beyaz Türkler ve derin güç merkezleri, sokak olaylarından faydalanarak siyasal iktidar ile kozlarını paylaştılar. Ancak Gezi olayları, Türkiye’nin genelini ifade etmeyen, kapsayıcılıktan hayli uzak, marjinal bir sokak hareketiydi. Gezi Parkı’nda bundan fazlasını görenler sadece hayalperest politikacılar oldu.

30 Mart akşamı sandık sonuçları netleşmeye başladığında Gezi’nin toplumsal ve siyasal bir karşılığının olmadığı da anlaşıldı. Gök adamızda keşfedildiği ileri sürülen Gezi yıldızı, ona umut bağlayanlara sandıkta ışık saçmadı. Hayal kırıklığına uğrayan sadece Türkiye siyasal yaşamına yeni katılan HDP ve onun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı Sırrı Süreyya değildi; seçim sonuçları, muhalefet partisi CHP ve bu partinin İstanbul adayı Mustafa Sarıgül’ü, Gezi vaizi bazı sosyologları, akademi çevrelerini ve merkez medyayı da hayal kırıklığına uğrattı. Bu partilerin ve adaylarının aldığı oy oranı, son 11 yıllık siyasal tabloda herhangi bir değişiklik olmadığını gösterdi. CHP’nin İstanbul adayının aldığı oy oranı, 2009’da partisinin aldığı oy oranı kadardı. Gezi’deki oylara talip olan HDP ve popüler adayı Sırrı Süreyya’nın aldığı oy oranı da, 2009 yılındaki seçimlerde alınan oydan fazla değildi. Bu iki partinin oy oranı ile aldığı oyun niteliği arasında “yeni” bir olgu söz konusu değildi. Aynı seçmen kitlesi, aynı eğilimlerle, tuttukları futbol takımını destekler gibi partilerine ve adaylarına oy verdi. Seçimlerden büyük yara almasına yüzde yüz gözüyle bakılan iktidardaki AK Parti ise 2009’daki yerel seçim sonuçlarına göre oylarını yedi puan arttırdı. Bu sonuçların, 2011’deki genel seçim sonuçlarından birkaç puan az olmasını, seçim araştırmacıları önemli görmüyor. Bu yüzde 45’lik oranın genel seçimlerde yüzde 50’yi zorlayacağı değerlendirmesinde bulunuyorlar.

Gezi’yi, siyasette köklü alt üst oluşlara yol açacak nitelikte toplumsal bir durumun habercisi gibi algılamak pek doğru olmaz. Bu “suni” algı (fabricated perception), merkez medya ile İstanbul sermayesinin kurduğu üniversitelerde çalışan akademisyenlerin, politik hesaplarla yarattığı dev birillüzyondu. Ancak 30 Mart akşamı seçim sonuçları açıklandığında, bu sihre kapılanların yine aynı sınırlı çevre olduğu anlaşıldı. Gezi’nin tek önemi, bize “algı”nın, “gerçek” ile boy ölçüşemeyeceğini göstermesidir, fazlası değil.

* 18-04-2014′te Daily Sabah‘ta yayınlanan yazının Türkçesidir.

http://serbestiyet.com/sandikta-yildizi-sonenler/