• 3.02.2018 00:00
  • (1061)

 Terör örgütü PKK’nın 26 yaşındaki anne ve 11 aylık bebeğini tuzaklı bombayla katletmesine gelen tepkilere bakarak Türkiye’nin içler acısı durumunu da anlayabiliriz. Yeryüzünde eşine ender rastlanan bu acıyı “Şiddet nereden gelirse gelsin” diyerek geçiştirip küçümseyen bir kesim var bu ülkede. Adına kısaca “Şiddet nereden gelirse gelsin”ciler denen bu örgüt, Türkiye’yi içeriden adeta kuşatmış durumda. Siyasi partilerden sivil toplum kuruluşlarına, medyadan akademi çevrelerine ve sanat dünyasına kadar sızan, siyasal ve toplumsal sistemin kılcal damarlarına kadar nüfuz eden geniş bir örgüt bu. Farklı kimlikleri, yüzleri olsa da aynı işlevi görüyorlar; devlete ve millete yönelik saldırıları devamlı “olağan” gösterip, ülkenin birliğini dağıtmaya, içten içe çürütmeye çalışıyorlar. Dikkatle bakıldığında bu çevrelerin iplerinin ABD ve Avrupa’ya uzandığı rahatlıkla görülecektir.

Girişte bahsettiğimiz “Türkiye’nin içler acısı” durum tam da buradan kaynaklanmaktadır; kimisi milletvekili kimliğiyle, kimisi siyasi parti yöneticisi kimliğiyle, kimileri de sanatçı, akademisyen, yazar ve gazeteci kimliğiyle açık bir şekilde terörün yanında durmasına rağmen mevcut sistem bunlara yönelik herhangi bir yaptırımda bulunamıyor.

Türkiye’deki siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel sistem bu çevrelerin korunması üzerine inşa edilmiş durumda. Meclis’te grubu bulunan, asıl görevi milleti temsil olan siyasi partiler Türkiye’ye karşı terör saldırıları düzenleyen bir örgütün temsilciliğini yapabiliyor mesela. Terör örgütü militanlarının cenazelerini kaldırıp milletin katledilen evlatlarına hakaret edebiliyorlar açık açık. Ve maalesef mevcut siyasi ve hukuki düzenin alacağı tedbirler neredeyse yok gibi. Sivil toplum kuruluşu adı altında yıllardır terör faaliyeti yürüten, terör örgütü temsilciliği yapan kuruluşlara da şu ana kadar ciddi bir yaptırım getirilebilmiş değil.

Diğer yandan darbeye kalkışan, Millet Meclisimizi bombalayan, vatandaşlarımızı, kamu görevlilerimizi şehit eden hain şebekenin eylemini hâlâ savunabilen siyasi parti yöneticileri, akademisyen, sanatçılar var bu ülkede.

Eğer bir ülkede 26 yaşındaki bir anneyi, onun kucağındaki bir bebeyi katleden eylem milletvekili ve siyasetçi düzeyinde “şiddet” olarak değerlendiriliyorsa o siyasal sistem zaten iflas etmiş demektir. Bu en temel insanî değeri bile çiğnemeyi göze alabilenler varsa ve bunlara ilişkin sistem bir yaptırım üretemiyorsa o sistem baştan aşağı yıkılıp yeniden inşa edilmek zorundadır.

Bu değişimin, yenilenmenin birkaç günde olması elbette mümkün değil; fakat bu yöndeki çare arayışları da çok zayıf kalmakta. Bu çaresizliğin Türk sisteminin içine sızdırıldığını görmek gerekiyor. İşte “Şiddet nereden gelirse gelsin”cilerin aslında bir örgüt olduğunu ve sistemi içeriden çökertmekle görevlendirildiklerini kavramak gerekiyor. 11 aylık ana kucağındaki bebeği katleden cinayet şebekesinin adını bile koyamayan bir siyasi partinin, milletvekillerinin, gazete ve gazetecilerin değil bu topraklarda, yeryüzünün hiçbir yerinde insan içine çıkmaya hakkı olamaz.