Ülkenin eğitimden adalete, ekonomiden tarıma, kutuplaşmadan dış politikaya… Her alanda yüzlerce sorunu var.

Adaletsizliğin açtığı yaralar var.

Kof kabadayılığın egemen olduğu dış politika anlayışının yarattığı ağır tahribat var.

Fakat hal böyleyken iktidar, müftülere nikah kıyma yetkisi vermek, eğitim büyük bir çöküntü içindeyken müfredata cihat dersleri koymak gibi kendi tabanının bir kısmını mutlu edecek hamasi işlerle uğraşıyor.

Çünkü anlayışları, yaklaşımları, ürettikleri politikalar… Bütün bunları belirlerken tek bir öncelikleri var, o da iktidarlarını korumak.

Bunun için ülke yararını değil, iktidarın yararını gözeten işlere öncelik veriyorlar.

Bu nedenle de eleştirilere, itirazlara, uyarılara kulak tıkıyor, hatta geri adım atmamayı, söylenenin tam tersini yapmayı marifet sayıyorlar.

Bu da bize gösteriyor ki ülkenin temel bir sorunu var, o da iktidar sorunu.

Yani asıl sorun iktidarın yaptıkları değil… İktidarın kendisi sorun.

Napolyon komutanlardan birine sorar “Savaşı niçin kaybettik?”Komutan “Bir, barut yoktu. İki…” diye devam edecekken Napolyon “Yeter, barut yoksa diğer sebepleri saymana gerek yok” diyerek komutanı susturur.

Barut yok ama ülke olarak diğer eksikler üzerinde tartışmayı marifet sayıyoruz.

Her gün yeni bir sorunu yazmaktan, tartışmaktan, dikkate alır diye iktidara eleştiri yöneltmekten bana gına geldi.

“Şu yasayı da çıkardılar, şurada yolsuzluk yaptılar, filanı da hapse attılar, şu yasayla eğitime darbe vurdular, filan yerde ağaçları kestiler…” gibi tartışmalara girmeyi anlamsız buluyorum.

Çünkü, dedim ya, sorun iktidarın yaptıkları değil, siyaset anlayışı. Ülkeye yaklaşımı.

Diğer bir sorun ise iktidarın bunca yanlışına rağmen, toplumun ilgisini çekmeyi beceremeyen muhalefet.

Hal böyleyken, yani esas sorun bu kadar açıkken diğer sorunları tartışmak, konuşmak bana anlamsız geliyor.

Bu tıkanıklık, bu kilitlenme aşılmadıktan sonra ne yaparsak yapalım, ne söylersek söyleyelim havada kalıyor.

Farkında mısınız bilmiyorum ama siyasetteki bu kilitlenme iktidarın her geçen gün daha da pervasız ve kontrolsüz davranmasına neden oluyor.

Bunun için her bir yazımda kendimce, tekrara düşme pahasına bu tıkanıklığı aşmak için yeni yol ve yöntem arıyorum.

Fakat yetmiyor.

“Vah vah şunu da yaptılar” diyerek sızlanmayı, “Bakın, gördünüz mü, biz demiştik zaten” diyerek haklı çıkmayı yeterli gören bir muhalefet anlayışı var.

Muhalefet derken sadece partileri değil gidişattan şikayetçi herkesi kastediyorum.

Bir kere daha yazayım: Böyle devam edemeyiz. 70’li, 80’li yılların muhalefet anlayışı ile bir sonuç alamayız.

Kızarak, bağırarak, eleştirerek, itiraz ederek, sızlanarak… İçine düştüğümüz bu girdaptan çıkamayız.

Tem tersine tartışma üslubumuz, yaklaşımımız; aklımızın almayacağı olayları meşrulaştırmaktan, topluma kanıksatmaktan başka bir işe yaramıyor.

Asla tartışılmayacak türden olaylar tepkisel bir üslupla tartışıldığı için toplumda “Tüm bunlar normal” duygusu oluşuyor.

Mesela bu çağda eğitimin bilimden uzaklaşması normal bir seçenekmiş, üzerinde tartışma yapılırmış gibi günlerce tartışıyoruz.

Sonuç? Toplum kanıksamış oluyor o kadar.

Peki ne yapacağız? Bu durumda yakınmaya, sızlanmaya, iktidarın yaptığı saçmalıklar üzerinde günlerce ideolojik kavga vermeye devam mı edeceğiz?

Hayır! Güncel tartışmaları bir tarafa bırakıp siyasetteki tıkanıklığı nasıl aşılacağı üzerine kafa yormamız gerekiyor.

Fakat kimsenin bunu yapmaya niyeti yok

Çünkü sol kültür itiraz etmeyi, eleştirmeyi, tepki vermeyi, en sert cümlelerle meydan okumayı yeterli sayıyor.

Bu devirde cesaret göstermek, sesini yükseltmek elbette çok kıymetli. Fakat sonuç getirmiyor, artık bunun farkına varmamız gerek.

Atatürkçüler ise Atatürk’e hayranlık duymayı, onu anmayı, onu övmeyi, onun yaptıklarına sırtını dayamayı yeterli görüyor.

Tek biri de “Öyle işler yapalım ki yeni bir Atatürk biz olalım”yaklaşımı gösteremiyor.

Dindarlar muhalifler, açık fikirli mütedeyyin insanlar ise ses çıkaramıyorlar. İktidarın alanından tümüyle kopamıyor, gidecek bir yer de bulamıyorlar.

Tekrar edeyim: Sorun eğitimdeki sefalet, yargının siyasallaşması, dış politikadaki kabadayılık,  ihalelerdeki yolsuzluklar, çevre katliamı falan değil.

Ülkenin temel bir sorunu var o da kendini korumak için tüm bunları yapmak zorunda hisseden iktidar ve bu durumu topluma anlatamayan muhalefet.

Peki bu düğümü nasıl çözeceğiz? Esas düşünmemiz , kafa yormamız, bir çıkış aramamız gereken şey bu değil mi?

İktidar bu kadar yalanlarına, ülkeye zarar veren yanlış politikalarına rağmen toplumu arkasına almayı başarıyor da muhalefet gerçeklerle, önerdiği ülke yararına politikalarla toplumu yanına çekmeyi başaramıyor.

Sizce sorun kimde ve nerede?

Peki ne öneriyorum: İktidarı yaptıkları ile baş başa bırakıp yüzümüzü topluma dönmeliyiz.

Eski, kalıplaşmış alışkanlıklarımızdan, cümlelerimizden, sloganlarımızdan vazgeçip gidişatın vahametini topluma göstermeliyiz.

Sonra da topluma bir çıkış yolu sunmalıyız.

Sözde değil gerçek, inandırıcı, güven veren bir çıkış.

Bunu yapabiliriz. “Hayır” kampanyasında yaptık çünkü.

2019’u bekleyemeyiz. Aynı heyecanla, aynı yaklaşımla, aynı enerjiyle devam etmeliyiz.

Etmeliyiz, çünkü haksızlığa uğrayan, hapsedilen yazarlar, gazeteciler, aydınlar, yüzbinlerce insan kısacası tahrip olan bütün bir ülke hepimizden sorunu çözecek gerçek bir çaba bekliyor.

Kızarak, öfkelenerek, meydan okuyarak zaman harcamamızı değil sahici, sonuç alıcı, bir stratejiye dayalı gerçek bir çaba.

Bilmem anlatabildim mi?

  • Abone ol