Yazılarıma, konuşmalarıma son zamanlarda şöyle tepkiler alıyorum: “Abi tamam çok iyi söylüyorsun da burası Norveç mi Allah aşkına, bu dediklerin bu ülkede mümkün mü?”

Kötülüğün, hukuksuzluğun, ilkesizliğin, yani berbat bir yaşamın toplumda giderek kanıksanıyor olması gerçekten çok ürkütücü.

Elbette her ülkede sorunlar olur. Tartışmalar olur. Ters giden bir şeyler olur.

Hiçbir ülke bütünüyle sorunsuz değil.

Fakat sorunları çözmek ve daha iyisine ulaşma çabasından vazgeçmek, ülkedeki sorunların asla çözülemeyeceği, o ülke artık insan gibi bir yaşam sürülen ülke olamayacağı fikrinin zihinlerde yer etmesi kabul edilir gibi değil.

Peki ben ne söylüyorum da insanlara bu kadar ütopik geliyor?

Ölümü değil, yaşamı yücelten bir yaklaşım benimseyelim.

Toplumsal ilişkilerimizi inanç, mezhep, ideoloji, etnik kimlik gibi olgular üzerinden değil, bu ülkenin evladı olma ortak paydası üzerinden kuralım.

Farklılıklarımızı bir sorun olarak değil bir kazanç ve zenginlik olarak görelim.

Kimsenin inancına, giyimine, cinsel tercihine, ne yiyip ne içtiğine, nasıl yaşayıp kimi sevdiğine karışmayalım.

Partileri, ideolojileri, inançları, mezhepleri, kimlikleri ön planda tutan bir insan, bir toplum, bir ülke olmayalım; değerleri olan, ilkeleri olan, o değerlere göre yaşam kuran bir ülke olalım.

Eğitime ağırlık verelim. Toplumun bütün kesimlerinin hassasiyetini dikkate alarak bilme dayalı bir eğitim sistemi kurmak mümkün, bunu yapacak bir uzlaşı ortamı sağlayalım.

‘Bizden olan’ın değil işini iyi yapan kim olursa olsun onun el üstünde tutulduğu bir anlayışı benimseyelim.

Adalet duygusunu, anlayışını önce kendi zihnimizde, kişiliğimizde oluşturalım, sonra da ülkede bağımsız yargıyı tesis edelim.

Fikri sabit olmayalım. Oturup konuşalım, tartışalım. Başkasının da haklı olabileceğini, ülke meselelerinde başkalarının fikirlerinin de işe yarayabileceğini hesaba katalım.

Ülke olarak dünyada birçok alandaki geri kalmışlığımızdan utanç duyalım.

Eğitim kötüyken, bilimde, sanatta, teknolojide en küçük bir varlık gösterememişken, Ortaçağ insanlarına has bir yaklaşımla onlarca yıldır sürdürdüğümüz anlamsız, bize hiçbir faydası olmayan inanç, kimlik, ideoloji kavgalarına son verelim.

Kadınların, yaşamın her alanında daha fazla var olmalarını sağlayacak bir yaklaşım içinde olalım. Ortadoğu ülkelerinin haline bakarak bunun bir ülke için ne kadar önemli olduğunun artık farkına varalım.

Şehirlerimize, sokaklarımıza, kaldırımlarımıza çekidüzen verelim.

Mimari estetiği önemseyelim.

Dış politikada barışçı bir söylem benimseyelim. Gücümüz ölçeğinde sesimizin çıkacağının, etkimizin de ancak o kadar olacağının farkına varalım.

Komşu ülkelerle o ülkelerdeki toplum kesimleriyle Türklük, Kürtlük, Alevilik, Sünnilik gibi değerler üzerinden değil, insan olma ortak paydası üzerinden bağ kuralım.

Kendimizi dünyadaki dindarların, Kürtlerin, Alevilerin, Türklerin bir parçası değil, öncelikle bu ülkenin bir parçası olarak görelim.

Başka ülkelerde darda kalan kim varsa kimliğine, inancına bakmadan gücümüz yettiğince destek olalım.

Ama önceliği kendi ülkemize, kendi ülke vatandaşlarımıza verelim.

Mesela kendi ülkemizdeki Kürtleri mutlu etmeden enerjimizi başka ülkelerdeki Türkmenler için kullanmayalım.

Ya da başka ülkelerdeki Kürtler için kendi ülkemiz insanıyla kavga etmeyelim.

Bütün farklılıkların bir araya gelmesiyle oluşan ülkeye Türkiye denildiğini, Türkiye’nin sadece bizim değil hepimizin ülkesi olduğu fikrini benimseyelim.

Bu duyguyla herkesin eşit olduğunu kabul edelim.

Herkesin istediği gibi inanma, kendi diliyle konuşma hakkı olduğunu artık kabul edelim.

Bu tür tartışmaların çağdışı kaldığı gerçeğini görelim.

Ülkemizi rehin alan yoksulluğu dert edinelim.

Kendi ülkemizdeki yoksulların imdadına koşmadan, onları iş güç sahibi yapmadan uzak ülkelerdeki ihtiyaç sahiplerine yardım etmekle övünmenin hoş olmadığını idrak edelim.

Toplum olarak bize reva görülen, dayatılan, daha iyisi olmazmış gibi benimsememizi istedikleri bu kötü, rezil, pespaye yaşamı kabullenmeyelim.

Çocukların, gençlerin ölmediği bir ülke olmayı değil, her gün onlarca çocuğun öldüğü bir ülke olmayı yadırgayalım.

Bütün bunları söylüyorum ve “Daha iyisini isteyelim, bunun için çabalayalım” diyorum, bana “Burası Norveç mi?” diyorlar.

“Tamam iyi hoş söylüyorsun da bütün bunlar nasıl olacak, kim yapacak, toplum, siyasetçiler bu anlayışa nasıl gelecek?”diyorlar.

“40 yıldır çözülmemiş sorunları öyle kolay çözülmez boşa uğraşıyorsun” diyorlar.

O sorunların niçin çıktığını, nasıl olur da 40 yıl boyunca çözülemediğini sorgulayacaklarına çözüm önerilerini yadırgıyorlar.

“Bir Türk milliyetçisi ile bir Kürt hareketi mensubu, bir Atatürkçü ile kendini dindar olarak tanımlayan bir insan nasıl bir araya gelecek?” “Bir solcu ile bir İslamcı nasıl konuşacak, tartışacak?” gibi tuhaf sorular soruyorlar.

Niye gelemiyorlar diye değil nasıl gelecekler diye soruyorlar.

Ülkemizi işgal etmiş on binlerce insanımızın ölümüne neden olmuş Yunan’la, İngiliz’le, İtalyan’la bir araya geliyoruz, konuşuyoruz, tartışıyoruz, dost oluyoruz ama bir Kürt’le, bir ülkücüyle, bir Sünni ya da Alevi’yle bir solcu ya da bir İslamcı’yla bir araya gelemiyoruz öyle mi?

Bu durum size de tuhaf gelmiyor mu?

‘Biz’ dediğimizde bütün ülkeyi değil, sadece kendi inancımızdan, mezhebimizden, görüşümüzden insanları kastediyorsak başkalarının ‘biz’ diyerek yaptığı ayrımlardan şikayet edemeyiz.

İşe kendimizden başlamamız gerekiyor.

‘Biz’ dediğimizde bütün ülkeyi kasteden bir anlayışa kavuşmamız gerekiyor.

Belki Norveç olamayız ama yaşanabilir bir Türkiye olabiliriz.

Zaten Norveç de olmayalım.

Norveç’in, Kanada’nın başardığını biz niye başarmayalım? Neyimiz eksik? Neden daha rezil bir hayata fit oluyoruz, anlamıyorum ki.

Neden insan gibi, herkesin barış içinde, özürce yaşadığı bir ülke olmayalım?

Niçin kimliklere, inançlara, mezheplere değil de insana değer veren bir anlayışa sahip bir toplum olmayalım ki?

Bu kötü, pespaye yaşamı neden kanıksayalım?

Bizim gibi düşünmeyen insanlarla konuşmak, tartışmak, ortak bir çözümde buluşmak neden bu kadar zor geliyor bilmiyorum ki.

Toplumda bu değerleri benimseyenlerin böyle bir yaşamı isteyenlerin sayısının tahmin edilenden çok daha fazla olduğunu düşünüyorum.

Tek sorun: Toplumu bu anlayışta birleştirecek kanaat önderlerinin, aydınların, siyasetçilerin yokluğu.

Burayı kendi değerlerimizle barış içinde, özgürce, eşit vatandaşlar olarak yaşadığımız bir Türkiye yapabiliriz.

İnsanların birbirine düşmanca değil, dostça baktığı, gülümsediği, selamlaştığı bir ülke olabiliriz.

Başka ülke insanlarına “Burası Türkiye mi?” dedirtecek bir ülke haline gelebiliriz.

Böyle bir ülke olabilmemiz için sen, ben, o… hepimizin böyle insanlar olması gerekiyor.

Toplumda görmek istediğimiz değerleri kendi yaşantımızda kurmamız gerekiyor.

O kesim, bu kesim değil, ancak hep birlikte el ele verirsek böyle bir ülke yapabiliriz.

Bize kader olarak dayatılan yaşam şartlarına “Hayır” deyin, reddedin, isyan edin… Bakın daha iyisi oluyor mu olmuyor mu?

En iyisini istemezsek daha iyisine kavuşamayız.

Var olanı kabullenir, benimsersek daha kötüsüne teslim oluruz.

  • Abone ol