Seçim sonuçları üzerine konuşacak, tartışacak çok zamanımız var.

Esasında geçmişin üzerinde analiz yapmanın bir anlamı yok.

Ama nerde hata yapıldı? Muhalefet niçin başarısız oldu? Eksik olan, eksik yapılan neler vardı?

Bu tür sorular üzerinde elbette tartışacağız.

Reklam
 

Fakat bugün sizinle başka bir konu üzerinde dertleşmek istiyorum.

Benim şu cumhurbaşkanlığı adaylık meselesi.

Okurlarımdan gelen mesajlara bakılırsa aday olacağımı ilan edip sonrasında da çekilmek zorunda kalmam kimi okurlarımda bir hayal kırıklığı yaratmış.

Üzdüğüm, hayal kırıklığı yaşamalarına neden olduğum okurlarıma bir izahat yapmamın vicdani bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.

O nedenle şu adaylık meselesini en başından en sonuna kadar bir kez daha anlatmak istiyorum.

Ülkenin son yıllardaki gidişatı ortada.

Yıllardır adım adım tek adam rejimine giderken muhalefetin bu gidişat karşısındaki çaresizliği de ortada.

7 Haziran seçimleri, seçim sonuçlarının tanınmayıp erken seçim kararıyla gidilen 1 Kasım seçimleri, 16 Nisan referandumu ile ülkedeki rejimin değiştirilmesi…

Tüm bunlar olurken muhalefetin hiçbir şey yapmaması veyahut yapamaması.

Yıllardır görüyoruz ki her parti bir kimliğin, bir mezhebin, bir ideolojinin temsilcisi olması nedeniyle kutuplaşmanın da etkisiyle seçmen oy tercihini değiştirmiyor.

Mevcut siyasi yapı değişmediği sürece aktörler değişse de sonuç değişmeyecek.

Yani bunca yıkıma, bunca yolsuzluk iddiasına, bunca yoksulluğa, eğitimde, dış politikada, hukuk sisteminde yaşanan bunca tahribata rağmen siyasetteki tıkanıklık açılamıyor.

Herkes kendi kimliğine, inancına, ideolojisine yakın bulduğu partisinde durmaya, yani odasında kalmaya ısrar ettiği için hepimizin evi olan ülke gözümüzün önünde yıkıma sürükleniyor.

Bu nedenle yıllardır yazılarımda, konuşmalarımda, kitaplarımda “Geçmiş hatalarımızda ders alarak ülkemizi herkes için yeniden yaşanabilir hale getirmek için odalarımızdan çıkıp salonda buluşmamız gerek” diye yazdım, söyledim.

Yani zihinsel olarak odalarımızı terk edip salonda toplanmazsak odası en büyük olan seçimi her zaman kazanmaya devam edecek.

16 Nisan referandumu olmuştu. Herkes yakın bir zamanda erken seçim olacağını tahmin ediyordu. Muhalefetin seçimi kazanabilmesi için yüzde 51 oy alması gerekiyordu.

Buna rağmen kutuplaşmanın olduğu bir ortamda seçmenlerin tercihini değiştirecek en küçük bir stratejileri de yoktu.

Mevcut siyasi aktörlerin kendi partilerinde, küçük kazanımlarıyla yetinip ülkenin gidişatı karşısındaki çaresizliklerini, veyahut sıkışıp kaldıkları kimlik inanç, mezhep siyasetinin neden olduğu açmazları hepimiz yıllarca izledik.

İşte siyasetteki bu tıkanıklığı aşmak, insanların sıkıştığı odalarından dışarı çıkmasını sağlamak için bağımsız bir cumhurbaşkanı adayı fikrinin elzem olduğunu söyledim.

Çünkü AK Parti tabanından da oy alabilecek bağımsız cumhurbaşkanı adayı ‘sen- ben’, ‘biz-onlar’ sıkışıklığına düşmeden bu gidişatı durduracak birlikteliği sağlamamamıza zemin hazırlar, bir araya gelemeyen partilerin de bir araya gelmesini kolaylaştırırdı.

Siyasetteki bu tıkanıklığı aşamamanın sonucunu da 24 Haziran sonuçlarıyla birlikte daha net olarak gördük.

Neyse lafı uzatmayayım.

Siyasetteki kutuplaşmayı, muhalefetin çaresizliğini görünce bu ülkenin bir evladı olarak bir şey yapmak gerektiği duygusu sizde olduğu gibi bende de oluştu.

Bu amaçla akademisyen, siyasetçi, işinsanı bir grup arkadaşlarımızla toplandık, konuştuk, tartıştık ve Türkiye’nin bu sıkışmışlıktan çıkmasının yolunun bağımsız bir aday organizasyonu olduğuna kanaat getirdik.

Ülkenin kader seçimi olarak gördüğümüz bu seçimi de kaybedersek ülkemiz onarılmaz bir tahribat alacak endişesi vardı.

Bunun için “Biri çıkmalı, bir bağımsız aday olmalı başka yol yok” diye defalarca yazdım konuştum.

Fakat mevcut siyasi aktörler kendi partilerinden, ideolojilerinden yani odalarından çıkıp da toplumu salonda toplanmaya önayak olacak cesareti gösteremedi.

“Bari bu seçimde ülke olarak hazırlıksız yakalanmayalım”diyerek kendimizce bir hazırlık içindeyken iktidar baskın bir seçim kararı aldı.

Arkadaşlarımızla tartıştık ve mutlaka bir şey yapmak gerektiği konusunda anlaştık.

Baktık kimse bağımsız adaylık meselesine yaklaşmıyor, “O zaman biz yapalım” dedik.

Bu amaçla çıktım yola.

Siyasette bir makam kapmak, yer edinmek benim için hiçbir zaman cazip olmadı, imrenilecek bir iş ise hiç olmadı.

Zaten amacım siyasette bir makam kapmak olsaydı bu işe cumhurbaşkanlığı adaylığıyla başlamazdım.

Yukarıda da anlattığım gibi bu bir sorumluluk üstlenmekti.

Ülkenin gidişatından duyduğum endişeyle bir şey  yapma çabasıydı.

Korkuyla bütün ülkeyi sindirmiş, teslim almış bir iktidara “Senden korkmuyoruz” demek topluma sinen bu korku psikolojini dağıtma çabasıydı.

İşte bu duyguyla atıldım ortaya.

Fakat seçim kararının yarattığı endişe ve panikle herkes yüzünü kendi mahallesine, kendi partisine, yani kendi odasına döndü.

Kimse artık öteki seçmenden nasıl oy alacağız, yüzde 51’i nasıl yakalayacağız hesabıyla ilgili değildi. Herkes kendi odasını düzenlemekle meşguldü.

Böyle olunca bir anda bizim yapmaya çalıştığımız şeyin imkansız olduğu ortaya çıktı.

İş dünyasından, sanat dünyasından, akademiden destek olan birçok değerli insanda ‘Zaman çok dar, bu iş olmaz kanaati oluşmaya başladı.

Buna rağmen şöyle düşündük: Devam edelim, sadece AK Parti tabanından yüzde 2 oy alsak bile seçimin ikinci tura kalmasına katkımız olur.

Sonradan çok kolay olduğu anlaşılsa da ilk günlerde aklı başında herkes, örgütü olmayan birinin beş günde imza toplamasının imkansız olduğu konusunda hemfikirdi.

Hem imkansızlık, hem bu imkansızlığın neden olduğu yalnızlaşma, hem de yapmaya çalıştığımız işin işe yaramayacağını fark ettik.

Bundan dolayı adaylıktan çekilmenin daha doğru olduğu kanaati oluştu bütün arkadaşlarımızda.

Tekrar edeyim: Bu bir cumhurbaşkanlığı adaylığı değildi. Sorumluluk duygusuyla bir şey yapma, topluma ulaşma ve gidişatı anlatma çabasıydı.

Yazmak, okumak, fikir üretmek, yorum yapmak yani entelektüel bir çaba içinde olmak benim severek yaptığım bir şey.

Ülkedeki mevcut siyasi anlayışın bir parçası olmak, kendime bir pozisyon açmaya çalışmak bana cazip gelen bir şey değil.

Mecbur olmasaydım, içimdeki ülke endişesini kontrol edebilseydim böyle bir işe asla kalkışmazdım.

Pişman mıyım?

Elbette hayır.

Bugün olsa yine yaparım. Başımı yastığa koyduğumda, yarın çocuklarımın yüzüne baktığımda “Çok şükür elimden geleni yaptım” demenin vicdani rahatlığı için yarın aynı durum olsun yine yaparım.

Seçim sonuçlarına bakınca yapmaya çalıştığımız şeyin ne kadar doğru bir iş olduğunu bir kere daha anlıyorum.

Tek üzüntüm: İyi bir şey yapayım derken bana inanan, güvenen, elindeki avucundaki biriktirdiği parasını gönderecek kadar bu çabama umut bağlayan insanlarda yarattığım hayal kırıklığı.

Bu hayal kırıklığına neden olmanın verdiği bir mahcubiyet var yüreğimde.

Bir diğeri ise ülkemizi felakete sürükleyen bu gidişatı durduracak bir şey yapamamış olmak.

Keşke elimden daha fazlası gelseydi de ülkeyi yıkıma sürükleyecek ‘tek adam’ rejiminin uygulanmasına fırsat vermeseydik.

Herkesin eşit, herkesin özgür, dostça, kardeşçe insan gibi yaşadığı bir ülke olma mücadelesinden vaz mı geçtik?

Tabii ki hayır.

Bu ülkenin bir evladı olarak daha yaşanabilir bir ülke olana dek yazmaya, konuşmaya… elimden geleni yapmaya devam edeceğim.

Çünkü ‘biz-onlar’ ayrımı bitmezse hiçbir sorunumuzu çözemeyiz.

Türkiye’nin onurlu bir çıkışa ihtiyacı var.

Hapsolduğumuz mahallelerimizden, inanç, kimlik, ideoloji kuyularından çıkmadan, Ortaçağ’dan kalma bu siyaset anlayışından kurtulamadan ülkemizi refaha, huzura kavuşturamayız.

Demokrasi olmazsa olmaz. Eşitlik olmazsa olmaz. Hukuk olmazsa, ortak akıl işlemezse olmaz.

Bu vesileyle bu çabamıza destek olan, iş insanlarına, akademisyenlere, okurlarıma çok teşekkür ediyorum.

Hayal kırıklığı yaşattığım dostlarımın da affına sığınıyorum.

  • Abone ol