Lise tercih (LYS) birinci yerleştirme sonuçlarına göre imam hatipler için ayrılan kontenjanların yüzde 47.69’u boş kaldı.

İstediği yere yerleşemeyen öğrencilere verilen ikinci, üçüncü tercih hakkıyla bu kontenjanın muhtemelen bir kısmı daha dolduruldu.

İlk tercihlere bakıldığında belli ki imam hatipler tercih edilen okullar arasında değil.

İmam hatipler bir anlamda başarısız öğrencilerin mecburiyetten gittiği okullara dönüştü.

Bunun en somut göstergesi ise üniversite sınav sonuçlarında ortaya çıkan tablo.

Bu yıl üniversite sınavına giren 234 bin 657 imam hatip mezunundan sadece yüzde 15.8’i yani yaklaşık 27 bin öğrenci 4 yıllık bir üniversite kazandı. Açık öğretimle beraber bu sayı ancak 66 bine çıkıyor.

Geriye kalan yaklaşık 168 bin öğrenci hiçbir üniversiteye giremedi.

Üniversiteye öğrenci gönderen okul türleri sıralamasında sosyal bilimler lisesi yüzde 67.02 ile birinci, Fen lisesi yüzde 52.81 ile ikinci, Anadolu lisesi yüzde 42,92 ile üçüncü, İmam Hatipler ise yüzde 24.94 ile dördüncü sırada yer alıyor.

Üniversite sonuçlarında genel bir başarısızlık var ama bu tabloda bile imam hatip mezunlarının durumu iyi görünmüyor.

Şimdi geleyim esas söylemek istediğime.

İktidarın bütün teşvikine, zorlamasına, insanları mecbur bırakmasına rağmen toplum imam hatipler tercih etmiyor.

Toplumun yarısının oyunu alan bir parti kendi seçmen kitlesini bile ‘dindar nesil’ projesine ikna edebilmiş değil.

Edemiyor, edemez de zaten.

Çünkü dindar nesil projesi sahici bir proje değildi.

Ülke yararı gözetilerek tasarlanmamıştı.

Bir anlamda ideolojik taraftar yetiştirme projesiydi.

İktidarın ideolojik iflası, imam hatiplerin dolayısıyla dindar nesil projesinin de iflasına dönüştü.

AK Parti’ye oy da verse herkes kendi çocuğunun iyi eğitim almasını, aldığı eğitimle dünyada rekabet edebilen bireyler olmasını istiyor. İmam hatipler bu ihtiyacı karşılayamıyor.

Kaldı ki din yani inanç okulda öğretilecek bir konu değil.

Bireyin kendi özgür iradesi ile tercihte bulunacağı inancı, okul aracılığı ile çocuklara empoze etmek çağ dışı kalmış bir yaklaşımın ürünüdür.

İktidar bunu kavrayamadığı için beyhude bir çabayla yüzbinlerce gencin geleceğini mahvetti.

Dini öğretemediği gibi Matematiği, Türkçeyi, Fiziği de öğretemedi.

Ve neticesinde yaşamı heba olmuş yüzbinlerce çocuğu lise mezunu olarak kaderlerine terk etti.

İşin en hazin tarafı ise bunun en büyük zararını iktidara inanıp çocuklarını imam hatiplere gönderen AK Partili seçmenler gördü.

İktidar, son verilere bakarak çocukların yaşamını, geleceğini mahveden bu çağdışı çabadan vazgeçmeli artık.

Eğitimdeki görünmeyen en büyük sorun.

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk eğitimdeki durumu “Kıyamet koparmamız gereken bir durum” olarak açıklıyor.

İlk bakışta sistem sorunu, müfredat sorunu, okulların mimari sorunu, çocukların sabahın köründe okula gönderilmesi gibi sorunlar olduğunu söyleyebiliriz.

Fakat bütün bunların yanı sıra daha büyük bir sorun var:

Öğretmen sorunu.

Müfredat, sistem gibi sorunları gölgede bırakacak bir sorun hem de.

Çünkü eğitimde, öğretmenin bütün bu sorunların etkisini kişisel başarısı ile en aza indirebilecek kadar önemli bir işlevi var.

Yani müfredattaki sorunu öğretmen kendi kişisel başarısı ile giderebilir.

Sistemdeki tıkanıklığı iyi bir öğretmen aşabilir.

Döküntü bir bina olsa bile iyi bir öğretmen öğrencileriyle kurduğu bağ sonucunda orayı bir şefkat yuvasına dönüştürebilir.

Yani bir öğretmen hem sistemden hem müfredattan hem de okulun fiziki şartlarından daha büyüktür, yani daha önemlidir.

İşte asıl sorunumuz tüm bunları yapacak öğretmenlerin olmaması, ya da giderek azalması.

Yani çocukların dilinden anlayacak, onların duygusunu yönetecek, şefkatle, olgunlukla, bilgelikle onların ilgisini, dikkatini derse yönlendirebilecek öğretmen yokluğu büyük bir hızla artıyor.

Türkiye her alanda insansızlaşıyor bundan en büyük zararı da eğitim sektörü görüyor.

Çünkü insanı eğitecek olan eğitmenlerin yokluğu demek insansızlaşmanın katlanarak artacağı anlamına geliyor.

Felsefe okumamış, edebiyatla tanışmamış, okuma alışkanlığı kazanmamış; insanın doğasını, psikolojisini bilmeyen çağımız insanını anlayamayan nihayetinden onunla bağ kurmaktan zorlanan gençler öğretmen oluyorlar.

Kanaatimce esas sorun bu.

Yani sistem iyi olsa da, müfredat dünyanın en iyi müfredatı olsa da, en iyi mimari ile yapılmış okullar olsa da eğitimli, iyi öğretmen yoksa sonuç değişmez.

İstanbul Milli Eğitim Müdürünün dikkat çektiği “lise çağındaki çocuklar okuma sorunu çekiyor” tespiti…

Üniversite sınavlarında 600 bine yakın adayın sıfır çekmesi ve hiçbir üniversiteye girememesi…

Çocukların Türkçeyi, matematiği öğrenmeden mezun olmaları…

Bu kadar büyük bir başarısızlığın arkasında, iyi öğretmenler yetiştiremeyen ve mevcut öğretmenleri kötü koşullara mecbur eden zihniyet var.

Kendi çocuklarımda da gördüm: İyi bir öğretmene denk geldiğinde dersleri süper oluyor.

Fakat çocuk psikolojisinden anlamayan, onun dikkatini çekmeyi başaramayan, onunla bağ kurmanın yolunu, yöntemini bilmeyen, çocuktaki derse olan kapalılığı bilgelikle, olgunlukla açamayan bir öğretmene denk geldiğinde çocuk o dersi dinleyemiyor, dikkatini derse veremiyor ve nihayetinde de sınıfta kalma olmadığından o dersten hiçbir şey öğrenmeden mezun oluyor.

Kuşak farkının 4 yıla indiği bir çağda öğretmen – öğrenci arasındaki bu farkı en aza indirecek donanıma sahip eğitmenlere ihtiyaç var.

Öğretmen kalitesindeki bu düşüşün iki nedeni var.

Birincisi öğretmenlerin aldıkları eğitimin yetersizliği.

Çocuklar liselerde sınıfta kalma olmadığı için temel eğitimi almadan mezun oluyorlar. Zar zor kapağı attıkları üniversitelerin durumu ise zaten içler acısı.

Geçtiğimiz günlerde Danıştay başkanı YÖK’e başvurarak hukuk fakültelerinin 5 yıla çıkarılmasını ve ilk yıl çocuklara Türkçe dersi verilmesini talep etti.

Yani 4 yıllık üniversite mezunu çocuklar Türkçeyi öğrenmeden mezun oluyorlar.

Çünkü Türkiye’nin en iyi, en kaliteli akademisyenlerinin birçoğu ihraç edildi.

Üniversiteler kısırlaştırıldı.

Lisede doğru düzgün eğitim almayan çocuklar üniversitelerde de yeterli eğitim alamıyorlar ve bütün bunların sorunda da kimi yetersiz hakim, kimi yetersiz mühendis, kimi de yetersiz öğretmen oluyor.

Yetersiz öğretmen olgusunun artışının bir diğer nedeni ise iktidarın öğretmen politikası.

İktidar öğretmenleri yoksulluğa mahkum etti.

Öğretmenlik mesleğini değersizleştirdi.

Atatürk’ün başöğretmen sıfatını almış olması öğretmenlik mesleğine verilen değerin en belirgin göstergesiydi.

İşte bu değer ne yazık ki zaman içerisinde peyderpey yok edildi.

Diğer taraftan öğretmenlerin çalışma şartları, maaşları korkunç derecede kötüleşti.

Mesela sözleşmeli öğretmenlerin bir ders karşılığında aldıkları ücret 11.90 TL

İnanabiliyor musunuz bu meblağa?

Atama bekleyen yüzbinlerce öğretmen adayı varken ataması yapılmayıp bir simit parası karşılığından onları sözleşmeli istihdam etmek…

Bu ücretle hayatını idame ettirmeye çalışan 25-30 yaşında bir insandan yani bir öğretmenden okulu, dersi, çocukları, o çocuğun psikolojisini öncelik yapmasını beklemek anlaşılır bir şey mi?

İktidar diyanetin bütçesini her yıl artırırken ülke geleceğinin mimarı sayılan öğretmeni yokluğa, yoksulluğa mahkum ediyor.

Öğretmenlik mesleğini değersizleştirmek, onları yoksulluğa mahkum etmek “Ben bu ülkenin geleceğini umursamıyorum”demektir.

Bir çok kimse Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un iyi şeyler yapabileceğini umuyor.

Umarım yapabilir.

Fakat yanlış istikamette giden bir trende ters yöne koşan bir insan misali yanlış istikamette giden bir ülkede farklı yöne gitmeye çalışan bir bakan tek başına ne yapabilir ki?

Kaldı ki sayın bakanın mensubu olduğu iktidarın itirazlara, eleştirilere, kıyamet koparma çabalarına nasıl baktığını, eleştirenlere ne yaptığını hesaba katmaması da ayrıca tuhaf.

Kıyamet koparmakla sorun çözülseydi yeterince koparıldı.

Sorunun çözülmesi için bakanın da mensup olduğu iktidarın anlayışını, felsefesini, politikalarını yani istikametini değiştirmesi ve ülkenin geleceğini dert etmesi gerekiyor.

Bunu beklemek hayalcilik olacağına göre?

Peki ne yapmalıyız?

Burada en büyük görev ailelere düşüyor.

İktidarın yanlış politikalarının eğitimde yarattığı yıkımın tesirini en aza indirmenin yollarını aile içinde yaratılmalıyız.

Yani kendi çocuklarımıza sahip çıkmalıyız.

Yoksa çocuklarımızı bütünüyle kaybedeceğiz. Sadece çocuklarımızı değil kendi geleceğimizi de bütünüyle mahvedeceğiz.

Diğer bir sorumluluk ise öğretmenlere düşüyor.

Bütün zor yaşam koşullarına, bütün imkansızlıklara rağmen onların kişisel çabasına, sorumluluk duygusuna ihtiyacımız var.

Çocuklarımızın, ülkemizin geleceği ne yazık ki öğretmenlerin kişisel çabalarına bağlı hale geldi.

Umarım bu sorumluluk duygusunu taşıyan öğretmenlerimiz çoğunluktadır.

 

  • Abone ol