Şöyle bir görüş var: Yerel seçimlerde İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde belediye başkanlıklarını muhalefet kazanırsa iktidar bundan olumsuz etkilenir.

Gücünü kaybeder, tartışmalı hale gelir… Ve seçim sonuçları, nihayetinde ülkedeki iktidar değişimini başlatacak domino etkisi yaratır.

Bir diğer görüş ise bu seçim, gidişattan memnun olmayan toplum kesiminin gücünü, etkinliğini, sayıca çokluğunu gösterecek ve kaybolan umutları yeniden yeşertecek bir işleve sahip.

Yani yerel seçimlerde muhalefet stratejik davranır, doğru aday ve doğru politika belirlerse ülkenin içinde bulunduğu durumdan çıkış yolunu açabilir.

Bu beklenti muhalif kesimlerde umut, iktidar çevrelerinde ise endişe yaratıyor.

Bu yaklaşımı esas aldığımızda ortaya şöyle bir durum çıkıyor: Bazı şehirlerde sadece bir belediye başkanı seçmiyoruz.

O nedenle adayın, o şehrin sorunlarını çözecek, belediye hizmetlerini yürütecek yetkinliğe sahip olması tek başına yeterli değil.

Yukarıda bahsettiğim beklentiyi karşılayabilecek nitelikleri de taşıması gerekiyor.

Yani kutuplaşmayı azaltacak, sadece bir partinin seçmenlerinin değil, toplumun farklı kesimlerinin ilgisini çekecek nitelikte adayların olması gerekiyor.

Fakat ortada tuhaf bir durum var.

Muhalefet bir taraftan seçmeni motive etmek için yerel seçimlere böyle bir misyon yüklüyor diğer taraftan da sanki sıradan, normal, sadece bir belediye başkanı seçeceklermiş gibi hareket ediyorlar.

Hem “bu bir memleket meselesi” deyip hem de parti çıkarı gözeterek seçimi muhalefet partileri arasında pazarlığa, rekabete dökmek cidden anlaşılır bir şey değil.

Sorun sadece partilerin tavrı değil, kimi parti mensuplarının tavrı yaklaşımı ayrı bir garabet.

Mesela birisi çıkıyor “Ben yıllardır bu iş için hazırlanıyorum. Şehrin bütün sorunlarının çözümlerini biliyorum projelerim hazır ben aday olmalıyım” diyor.

Bir başkası “Parti tabanı beni çok istiyor. Cumhurbaşkanı olamadım bari belediye başkanı olayım” talebinde bulunuyor.

Hem “Bu bir demokrasi mücadelesidir” deyip hem de “Bizim parti kazanmalı veyahut ben aday olmalıyım” diye ortaya atılmak…

Hem “Mesele sadece belediye başkanlığını kazanmak değil” deyip hem de o belediyeyi parti kontrolünde tutacak adaylara yönelmek…

Çok çelişkili bir durum.

Ülkenin gidişatından memnun olmayanların bu memnuniyetsizliğini bir partinin hanesine yazmaya kalkmak ya da kişisel kazanca dönüştürmeye çalışmak hakikaten ayıp.

Eğer belediye başkanı seçiyorsak elbette ki herkes aday olabilir.

Seçmen beğendiği adaya veyahut istediği partiye oy verebilir.

Başkasına olan karşıtlığı üzerinden değil beğendiği için oy verir.

Ama hem seçimlere böyle bir misyon yükleyip hem de “O misyonu ancak ben veyahut bizim parti ya da bizim gibi düşünen bir aday yerine getirebilir” diye ortaya atılmak anlaşılır gibi değil.

Esasında yapılması gereken partileri, kişileri öncelikli yapmadan toplumun bütün kesimlerinin dikkatini çekecek adaylara yönelmek.

Ama şu anda verilen görüntü bu yönde değil.

Mesela bir muhalefet partisinin neredeyse bütün yönetim kadrosu farklı bir şehirde belediye başkanı adayı olma çabasında.

Bu durum anlaşılır bir şey mi?

Kaldı ki mesele sadece bir parti meselesi de değil.

Siyasetteki bütün makamlar, siyaseti meslek edinmiş bir grup insan etrafında dönüyor.

Konu vekillik olduğunda onlar, genel sekreterlik olduğunda onlar, genel başkan yardımcılığı olduğunda onlar, belediye başkanlığı olduğunda yine onlar.

Yani toplumun demokrasi mücadelesi ya da ekmek mücadelesi ya da ülkenin geldiği durumdan çıkması için verdiği mücadele bir grup insana makam sağlamaktan öteye gitmiyor.

Esasında siyaset bir meslek değil ülkedeki işleri yürütmek için dönemsel sorumluluklar üstlenmektir.

Daha 3 ay önce yapılan Haziran seçimlerinde “Bu bir demokrasi mücadelesidir” diyerek vekil adayı olarak karşımıza çıkan ve vekillik kazanan isimler bu sefer de yerel seçimler için “Bu bir demokrasi mücadelesidir, bu seçimler ülkemiz için çok önemlidir” diyerek belediye başkanlığına aday oluyorlar.

Sanki bu ülkede onlardan başka bu sorumluluğu üstlenecek kimse yok.

Sanki bu partilerin tabanlarında o insanlardan daha eğitimli, daha yetkin, hem de yıpranmamış başka kimse yok.

Eğer bu, gerçekten bir demokrasi mücadelesi ise ülkede her kesimden yetkin, iyi eğitimli, çalışkan, yıpranmamış, kutuplaşmış siyasetin bir parçası olmamış, bu sorumluluğu üstlenebilecek yüzlerce, binlerce genç var.

Niye onlar aday değil?

Niçin, iktidar karşısında defalarca yenilmiş, partilerde elde ettikleri makamlarda hiçbir varlık gösterememiş, tek bir somut, işe yarar politika üretememiş insanlar “Sizin kurtarıcınız benim” diyerek hiçbir utanç belirtisi göstermeden her makam için ortaya atılıyorlar?

Üstelik bizim ülke endişemizi, demokrasi özlemimizi, şu ülkede ağız tadıyla yaşayalım diyerek çabalamamızı kendi kişisel kazanımları için malzeme yapıyorlar.

Bir değil, iki değil, üç değil, yıllardır böyle.

Hiç kimse “Bu eğer bir demokrasi mücadelesiyse en doğru adayı, en doğru yöntemi bulmalıyız; bu parti, kişi meselesi değil ülke meselesi” demiyor.

Her seçimde “Ülkenin, toplumun kurtulmaya ihtiyacı var ve o kurtarıcı da benim” pişkinliğiyle ortaya atılıyorlar.

Yerel seçimlere böyle bir işlev yüklenmesini isteyenler yani toplumun bu amaçla motive olmasını bekleyenler bu motivasyondan çıkar sağlama kurnazlığından vazgeçmeli.

İnsanlar, siyasetle, birileri koltuk sahibi olsun diye meşgul olmuyorlar.

Yukarıda da dediğim gibi konu bir makam olduğunda herkes kurtarıcı olarak kendini görüyor.

Bu sebeple ortaya çıkan başarısızlık da, ister istemez toplumdaki umuda büyük zarar veriyor.

Yerel seçimler gerçekten de ülke için bir çıkış yaratacaksa, böyle bir beklenti varsa o zaman muhalefetin parti, şahıs çıkarı gözetmeyi bir tarafa bırakmayı öğrenmesi gerekiyor.

İktidarın, ülkenin içinde bulunduğu bu ağır tabloya rağmen seçimleri kazanmasının tek bir nedeni var: Toplumdaki kutuplaşma.

Bu kutuplaşmayı azaltacak bir yaklaşım geliştirmeden yani “biz ve onlar” veyahut “bizim parti, bizim gibi aday” takıntısından kurtulmadıkça umut edilen sonuca ulaşmak neredeyse imkansız.

“Aday ille bizden biri olsun” denildiğinde AK Parti seçmeni de kutuplaşmanın yarattığı etkiyle doğal olarak “Sizden biri olacağına bizden biri olsun” yaklaşımına teslim oluyor.

Bunu son yıllarda yapılan her seçimde tecrübe ettik.

Bütün bu tecrübelere rağmen parti, şahıs yararı gözetmek hakikaten anlaşılır gibi değil.

Demek istediğim şu: Yıpranmış, parti kimliğini fazlasıyla ön plana çıkaran, ideolojik saikle belirlenmiş adaylarla gidilecek seçimlerden olumlu sonuç almayı beklemek pek sağlıklı değil.

Tekrar edeyim: Yerel seçim sonuçlarından, ülke lehine bir domino etkisi yaratması bekleniyorsa buna uygun bir politika, yaklaşım ve strateji oluşturulmalı.

Aday belirlerken “biz ve onlar” ayrımı bir tarafa bırakılmalı.

Toplumun bütün kesimlerinin dikkatini çekecek genç, demokrat yeni yüzlere imkan verilmeli.

Mevcut eskimiş, yıpranmış, siyaseti bir meslek haline getirmiş, kutuplaşmanın bir parçası olmuş isimlerden uzak durulmalı.

“Parti, kişi çıkarı gözetiliyor” havası vermekten kaçınılmalı.

Aksi durumda her seçimden sonra yaşanan hayal kırıklığının bir yenisini daha yaşamaktan kurtulamayız.

  • Abone ol