Geçtiğimiz hafta sonu geleneksel Altın Kelebek ödülleri dağıtıldı.

Bakın kimlere ödül verilmiş.

Farklı görüşten tek bir kişinin bile çağrılmadığı, ülkenin sahici sorunlarının konuşulmadığı, CNN Türk’te yayınlayan Tarafsız Bölge ‘en iyi haber programı’ ödülünü almış.

Ülkede yaşanan bunca olaya rağmen bütün haberlerinde ülkeyi toz pembe gösterip toplumu aldatmayı kendine misyon edinmiş ATV haberin sunucusu ‘en iyi erkek haber sunucu’ ödülü almış.

Gerçekleri haber yapamadığı, iktidar güzellemesi yaptığı için reyting sıralamalarında en altlara düşmüş Kanal D haber sunucusu ‘en iyi kadın haber sunucu’ ödülü almış.

Kadına şiddeti meşrulaştıran, kadını aşağılamayı marifet sayan, ATV’de yayınlanan ‘Sen Anlat Karadeniz’ isimli dizinin senaristi‘en iyi senarist’ ödülü almış.

Verilen bütün ödüller aşağı yukarı bu minvalde. 

Ödülleri dağıtan Demirören grubu, yani iktidarın medyasının amiral gemisi. 

Ödülleri alanlar ise çoğunlukla iktidar medyasındaki sunucu ve programlar.

“Kendi kendilerine ödül vermişler ne var bunda” diyebilirsiniz . Fakat ortada can sıkıcı bir durum var.

Ülkede ne olup bittiğini anlatan, iktidarın değil toplumun yararını gözeten haber yayınlayacak doğru düzgün bir kanal, ülkenin sahici sorunlarının konuşulduğu tek bir tartışma programı kalmamış.

Medya bütünüyle iktidarın kontrolüne geçmiş.

Dizileriyle haberleriyle tartışma programlarıyla ülkedeki çürümeyi, yıkımı gizleyen, hatta bu yıkıma katkı sunan, bütün olup biteni toplum nezdinde meşrulaştıran bir medya düzeni var.  

Ülkenin, toplumun yararını değil iktidarın çıkarını koruyup kollayan bir medya düzeni…

O ödül töreni bu medya anlayışının, bu çürümüşlüğün ödüllendirildiği ve nihayetinde de meşrulaştırıldığı bir törendi. 

“Ödülü veren de alan da aynı kişiler başka ne bekliyordun ki”diyebilirsiniz.  Peki ya o ödül törenine katılan, ödülleri ayakta alkışlayan, şık elbiseleriyle poz veren, ülkedeki gidişattan memnun olması beklenmeyen sanatçılara, yazarlara ne demeli?

Eğitim çökmüş, demokrasi, hukuk rafa kaldırılmış.

Ekonomi komada. Her ay yüzlerce şirket konkordato ilan ediyor, milyonlarca genç işsizlikle boğuşuyor. Toplum her geçen gün biraz daha yoksullaşıyor.

Ülkede haksızlıklar, hukuksuzluklar ayyuka çıkmış.

İktidar yapıp ettikleriyle ülkeyi adeta uçuruma sürüklüyor.

Aydın, yazar, gazeteci, öğrenci, çocuk, kadın… on binlerce insan hapishanelerde çürüyor.

Yeni bir rejim inşa ediliyor.

Bu rejim inşasında en önemli görevi üstlenen iktidar medyasını alkışlayıp sonra da gidişattan şikayet etmek…

Hem kadına şiddetten şikayet edip hem de kadına şiddeti meşru gösteren diziye verilen ödülü alkışlamak…

Hem yozlaşmış bir din anlayışının bütün ülkeyi sarıp sarmasından şikayet edip hem de o anlayışı yerleştirmeye çalışan medyaya övgüler dizmek…

Hem Atatürk hayranlığından dem vurup hem de cumhuriyet felsefesinin altının oyulmasına alkışlarıyla ortak olmak…

Hakikaten anlaşılır gibi değil.

Hangi ülkede yaşıyor bu sanatçılar?

Ülkeyi ilgilendiren hangi konuda ne zaman sağlıklı bir tutum takınacaklar?

Ülkede yaşanan bunca haksızlıktan, hukuksuzluktan, olumsuzluktan nasıl oluyor da etkilenmiyorlar? 

Kapalı kapılar ardında veyahut ikili sohbetlerde “Ülkemizin gidişatı çok kötü, cumhuriyetin altı oyuluyor” diye feveran eden bu insanlar kamusal alana çıktıklarında ülkede her şey normalmiş gibi hareket ediyorlar.

İşinsanı risk alıp tek bir cümle etmez

Sanatçısı risk alıp gidişata karşı en küçük bir tutum takınmaz.

Kimi yazarlar sırf köşelerini, ekranlardaki konumlarını korumak için ülkede yaşanan her şey normalmiş gibi yazıp konuşmaya devam eder.

Sonra utanmadan, üç kuruşluk gelirini muhafaza etmek için bu iktidara oy veren seçmene laf ederler.

İnsan sormadan edemiyor: İnandığı için bu iktidara oy veren seçmen mi daha namuslu yoksa inanmadığı halde sırf kendi çıkarını, konumunu korumak için kamusal alanda iktidarın yaptıklarına sessiz kalan, onun yaptıklarını meşrulaştıran bu sanatçı, yazar ve iş insanı tayfası mı?

İktidar biryalan imparatorluğu kurdu.

Hiçbir şey sahici değil.

Hiçbir şey gerçek değil.

Ülke her alanda derin bir yıkıma sürüklenirken her şey normalmiş, işler yolundaymış gibi gösteriyor ve sahici sorunlarımızın ve çözümlerinin konuşulmasına müsaade etmiyor. 

Herkesi o yalanın bir parçası olmaya mecbur ediyor. 

Fakat kimi yazarlar, sanatçılar ve işinsanları bu yalanın bir parçası olmak için adeta can atıyor.

Çünkü tek dertleri var: İktidarın belirlediği meşru görülen alanın içinde kalarak varlıklarını sürdürmek.

Hep söylerim, yeri gelmişken bir kez daha tekrarlayayım:

Bir ülke kötüyken o ülkenin hiçbir ferdi iyi olamaz. 

Yaşadığımız ülke huzursuzken hiç birimiz mutlu olamayız.

Ülkemizden bağımsız olarak kendimizi kurtaramayız.

Bir ülkede hak, hukuk, adalet, kural, nezaket, saygınlık, ağız tadı yoksa bundan hepimiz etkileniriz. 

Eğer ülkeden bağımsız olarak kendimizi kurtarmaya çalışıyorsak bu demektir ki kendimizi o ülkenin bir parçası görmüyoruz.

Kaldı ki ülkeden bağımsız olarak kendimizi kurtarma çabası beyhude bir çabadır.

İnsanlar hapislerde çürürken, milyonlarca insan bir lokma ekmeğe muhtaç hale gelirken, değerler, kurumlar birer birer yok edilirken kimi sanatçıların, yazarların, iş insanlarının konumlarını, çıkarlarını düşünmesi, tüm bu olup bitenlerden en küçük bir huzursuzluk duymaması veyahut duyuyorsa bile bunu belli edecek cesareti gösterememesi hakikaten da utanç verici bir durum. 

Sanatçılar da siyaset yapsın, iktidara baş kaldırsın demiyorum.

En azından olup biteni meşrulaştırıcı bir tutum içinde olmasınlar.

En azından kendi iç dünyalarında yaşadıkları huzursuzluğu korkaklıkla, çıkarcılıkla gizlemesinler.

En azından ülkenin yaşadığı bu yıkıcı süreci meşrulaştırıcı tutum ve davranışlardan uzak dursunlar.

Çürümeye, yozlaşmaya, haksızlığa, hukuksuzluğa nihayetinden yapılmakta olan bu rejim değişikliğine alkışlarıyla destek olmasınlar.

Çünkü sanatçı misyonu gereği böyle davranır.

Çünkü iktidarın toplumu, ülkeyi çürüten politikalarına ortak olana değil, değerleri, onuru, haysiyeti olan icra ettiği sanatla toplumu iyileştirmeye, geliştirmeye, yüceltmeye çalışan insanlara sanatçı denir.

  • Abone ol