Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘sanatçı müsveddesi’ deyip sanatçı Metin Akpınar’ı yargıya havale etmesi, savcının apar topar dava açması ve nihayetinde polis eşliğinde mahkemeye götürülen ve mahkeme kapısında bekleyen Metin Akpınar görüntüsü…

Bütün bu olup bitenler birçok insanda derin bir hüzne, utanca neden oldu. 

Konuştuğum birçok kimseden “İlk defa, kendimi vatansız hissediyorum”, “İlk defa, ülkemin elimden gittiği duygusu yaşıyorum”, “İlk defa, olup bitenden bu kadar derin bir acı ve utanç duyuyorum” cümlelerini duydum.

Hoşa gitmeyen bir cümle etti diye… Yüzlerce filmde rol almış, yüzlerce tiyatro oyunu sahnelemiş, hayatımızın bir parçası olmuş bir sanatçıya ‘sanatçı müsveddesi’ deyip aşağılamak, hakaret etmek… 

Hakikaten çok ayıp, hakikaten utanç verici bir durum.

Bu ülkenin sanatçısına hakaret ediyorsun, akademisyenine hakaret ediyorsun, gazetecisine, yazarına, işçisine, esnafına hakaret edip onları kendi kontrolündeki yargıya havale ediyorsun. 

Genç, yaşlı, kadın, erkek, işçi, sanatçı, akademisyen demeden “Gözünün üstünde kaşın var” diyen herkese hakaret edip değersizleştiriyorsun.

İnsan sormadan edemiyor:

Nedir senin derdin?

Bu ülkenin sanatçısından, aydınından, gazetecisinden, biliminsanından, gencinden, kadınından, işçisinden nefret edip bu ülkenin cumhurbaşkanı olmak?

Bu nasıl bir cumhurbaşkanlığı? Kimin, neyin, nerenin cumhurbaşkanısın? 

Bu öfkeyle, bu kontrolsüz, önüne geleni değersizleştiren, harcayıp yok eden bir tavırla nereye varacaksın?

En fazla “Yakışmadı bu cümle size”, “Keşke böyle demeseydiniz”  “Bu sözünüz beni çok incitti” deyip sitem edeceğin insanların tepesine balyoz indiriyorsun.

Tepelerine balyoz indirdiğin bu insanların her biri bu ülkenin bir parçası, bir değeri.

Ülke dediğin taş toprak, kara parçası değil. Sanatçısıyla, yazarıyla, akademisyeniyle, işçisiyle biliminsanıyla… bütün bu değerlerin bir araya gelmesiyle oluşur ülke. 

Bu değerleri yok ederek nereye varacaksın? 

Saygı yok, sitem yok, rica yok gönül koymak yok.

Bildiğin tek bir şey var, kavga etmek; hakaret edip değersizleştirmek. 

Bu mudur ülke yönetmek?

Bu mudur bir ülkenin cumhurbaşkanı olmak?

Değerlerini yok ettiğin bir ülkeyi hangi icraatınla, hangi politikanla, hangi yaklaşımınla yaşatıp yücelteceksin? 

Peki ne demiş Metin Akpınar?

Mealen: “Otoriter yönetimlerde iktidarların gidişi pek kolay olmuyor. Çeşitli can yakıcı yöntemleri var. O yöntemler o ülkenin de yıkılmasına neden oluyor. Biz ülke olarak böyle bir aşamaya gelmememiz gerek. Bu sıkışıklıktan demokrasiyle bir çıkış yolu yaratmamız gerek.”

Ve bu minvalde birkaç cümle daha. 

Velev ki konuşmanın bütününde bir üslup sorunu olsun.

Velev ki doğru bir teşhis yaparken araya özensizlikle bazı hoşa gitmeyen cümleler de karışmış olsun.

Bunun karşılığı o kişinin ülke için yarattığı değere bakmadan ‘sanatçı müsveddesi’ deyip hakaret etmek midir?

Esasında bazı insanların ne dediğine bakılmaz. 

Çünkü yaptıklarıyla, ürettikleriyle ülkemize, hayatımıza kattıklarının derin bir hatırı vardır.

Bir sanatçı yaptığı filmlerle veyahut söylediği şarkılarla, eserleriyle yıllarca anılarımızda yer eder.

Yanlış bir cümle de etse bir yanlışına, bir hatasına bakarak onu yok etmek demek, esasında kendi anılarımızı, o anılar içindeki tatlı, güzel sahneleri yok etmek anlamına gelir.

Veyahut ülkenin ilerlemesi için gecesini gündüzüne katmış bir biliminsanı bir söz söylediğinde hoşumuza gitmese de bütün yapıp ettiklerini bir çırpıda silemeyiz. 

Dahası, biraz durup düşünmek gerekir, “Ben bu insanların canını sıkacak ne yapıyorum?” diye.

Metin Akpınar da öyle biri.

Hayatımızda Metin Akpınar-Zeki Akasya ikilisinin derin bir izi var. 

En mutsuz, en tatsız anlarımızdaki küçük bir gülümsememizde onların payı var.

Yaptıkları filmlerle milyonlarca yoksul insanın mutluluk kaynağıydılar.

İnsanların dertlerini, kederlerini, acılarını, hüzünlerini unutturan, yüzlerini güldüren, yaşamına tat katan sanatçılar onlar. 

Metin Akpınar o filmlerdeki masum, temiz, melek yüzlü işçiydi, esnaftı, öğretmendi.

Bizden biriydi. 

O yüzden ona yapılan bu kabalığı, bu saygısızlığı milyonlarca insan kendisine yapılmış gibi hissetti.

Derin bir utanç ve acı duydu.

Mazhar Alanson’a yapılan da yanlıştı

Bir gün muhalif kesim bir başka gün iktidar kesimi… Her gün bir sanatçı, biliminsanı ülkedeki öfkenin, gerginliğin, siyasi çatışmanın kurbanı ediliyor.

Sadece Metin Akpınar’a, Müjdat Gezen’e yapılan değil Mazhar Alanson’a yapılan da yanlıştı.

Mazhar Alanson bir şarkısındaki bir cümleyi Kabe için yazdığını açıkladı. 

Kutsal topraklara gitmiş ve orada içinden “Yandım yandım, yandım yandım ah ki ne yandım” dizesi yükselmiş.

Bunu açıklamasıyla ‘İktidara yalakalık yapıyor’ diye damgalandı ve ağza alınmayacak hakaretlere uğradı.

Mazhar Alanson, şarkılarıyla büyüdüğümüz, bu ülkenin en önemli sanatçılardan biri.

Yani bu ülkenin bir parçası, bir değeri. 

Onu biraz tanıyan herkes bilir ki Mazhar Alanson’un sufi bir yönü vardır.

Neredeyse bütün albümlerinde, kendi tarzına uyarladığı bir ilahi okumuştur.

Bu iktidar yokken de umreye, hacca gitmiş, inancını kendi iç dünyasında yaşayan biri.

Velev ki yaptığı bu açıklama hoşumuza gitmesin. 

En fazla “Böyle bir dönemde böyle bir açıklamaya ne gerek vardı” deyip geçeceğimiz türden bir cümle için Mazhar Alanson’a hakaret edip onu yok etmeye çalışmak…

Akıl alır gibi değil.

Kendi değerlerimizi kendi elimize birer birer yok ediyoruz.

Ülkede sitem ve rica bütünüyle yürürlükten kalktı.

Kimse kimseye artık sitem etmiyor.

Bir ricada bulunmuyor. 

“Keşke bunu söylemeseydin”, “Keşke böyle yapmasaydın”, “Bu yaptığın, bu söylediğin yakışmadı” şeklinde bir tepkiyle geçiştireceğimiz meselelere en kaba, en hoyrat, en sert şekliyle yaklaşıyoruz.

Ülkedeki siyasi çatışmanın neden olduğu öfke ülkeyi yiyip bitiren bir mekanizmaya dönüştü.

Hepimiz o mekanizmadaki dişlinin bir parçası olduk.

Kendi ellerimizle kendi ülkemizi yok ediyoruz. 

Neyse daha fazla uzatmadan başka bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum. 

Metin Akpınar meselesi bir gerçeği bize bir kez daha gösterdi.

Her yazımda, her konferansımda söylediğim birkaç cümle var tekrar edeyim: 

Rejim değişikliği, ülkedeki kutuplaşma, medyanın bütünüyle iktidarın kontrolüne geçmiş olması, yargının siyasallaşması… Böyle bir ortamda mevcut tıkanıklıktan Erdoğan’la kavga ederek en sert cümlelerle öfkemizi yansıtarak çıkamayız.  Çünkü ne söylersek söyleyelim iktidar elindeki medya gücüyle söylenenleri çarpıtıp abartıp toplumdaki kutuplaşmayı artırıcı bir malzeme haline getiriyor.

Metin Akpınar’ın konuşmasının nasıl yansıtıldığını hepimiz gördük. 

Bunu engelleyecek bir medya gücü yok. 

Diğer yandan kutuplaşmış toplumlarda eleştiriler, tepkiler, kınamalar ‘düşmanlık’ olarak algılandığından ulaşmak istediğimiz toplum kesimine ulaşamaz hale geliyoruz.

Peki ne yapmalıyız?

Susup oturalım mı? Yapılan hiçbir şeye tepki vermeyelim mi?

Elbette bunu söylemiyorum.

Söylediğim şu: Erdoğan’ı bir tarafa bırakıp yüzümüzü topluma dönmemiz gerekiyor.

Zihnimizdeki ‘biz ve onlar’ ayrımını bitirip toplumla sahici bir bağ kurmanın yollarını yaratmamız gerekiyor.

Herkesin eşit, özgür olduğu, liyakatin esas alındığı, adil ve özgür yeni bir Türkiye hayali yaratmamız gerekiyor. 

Ve bu hayale her kesimden insanı ortak edecek bir duygu birliği oluşturmaya çabalamamız gerekiyor. 

Bunu yapmadığımız sürece söylediğimiz her söz, her cümle vicdanımızı rahatlatmaktan bize kulak veren insanların gazını almaktan ve kutuplaşmadan beslenen iktidarın değirmenine su taşımaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Yıllardır yaramadığını da gördük. 

  • Abone ol