Türkiye cumhuriyeti kurulduğu günden beri korkularıyla hareket eden bir ülke.

Birçok politikasını, korkuları belirliyor.

Sadece devletteki korkulardan değil, devletin uyguladığı politikalar neticesinde halkta da politik görüşün temeli haline gelen korkulardan bahsediyorum.

Devletin büyük korkularından biri cumhuriyet felsefesi ile beraber hayata geçirilen laiklik ilkesinin tahrip edilmesiydi.

Yani Osmanlı’da olduğu gibi dini, toplumsal ve siyasi yaşamı belirleyen norm olarak kabul eden anlayışın tekrar etkin olması korkusuydu.

Devletin dinle, dindarlarla ilişkisinin temelini daha çok bu korkusu belirledi.

Bu korku elbette bütünüyle yersiz değildi.

Fakat meseleyi bir sorun olmaktan çıkaracak yaklaşımlar geliştiremediği için uyguladığı yasaklara dayalı antidemokratik politikalar, laiklik karşıtlığının büyümesine sebep oldu.  

Bir diğer korku Sevr Antlaşması’nın yarattığı korkuydu.

Kurtuluş Savaşı ile Sevr Antlaşması yırtılmış, Lozan ile büyük bir kazanım elde edilmişti.

Birinci Dünya Savaşı’nın galibi Batılı devletlerin dayattığı Sevr yırtılıp atılmıştı ama onun neden olduğu korku bir türlü geçmiyordu.

‘Batılı devletler imkan buldukları ilk fırsatta ülkemizi yeniden işgal edecek bölüp parçalayacak’ korkusu sıcaklığını hep korudu.

Bu meselede de korktukları şeyin gerçekleşmesini ortadan kaldıracak aklın, akla dayalı politikaların yerini korku ve korkuya dayalı politikalar almıştı.

Bu korku politikalarının en büyük etkisini Kürt meselesinde gördük.

Aynen din meselesinde olduğu gibi abartılı tepkiler, anne ile evladının Kürtçe konuşmasını engellemek gibi akıl almaz yasaklar sorunu daha da büyüttü.

Yani korkuya dayalı politikalar korktukları olgunun ya da ‘tehdidt’in her geçen gün daha da büyümesine neden oldu.

Korktukça yasakladılar, abartılı tepki verdiler, yasakladıkça sorunu daha da büyüttüler.  

Devlete sinen bu korku ülkenin Batı ile ilişkilerini de şekillendirdi.

Hep bir şüphe, hep bir kötü niyet arama, hep ‘Bunlar fırsat bulursa bizi mahvedecek’ yaklaşımı dünyayla sağlıklı bir ilişki kurulmasının da önüne geçti.

Bu korku dışarıyla sağlıklı ilişki kurmayı engellerken içeride de toplumsal barışı tahrip etti.

Farklılıkları tehdit gören anlayışın temelinde bu korku yatıyor.

Çünkü ‘Batılı devletler farklılıklarımızı kaşıyarak bizi yeniden bölüp parçalayacak’ korkusu toplumun farklı kesimlerinin en demokratik haklarını kullanmasının önündeki engel oldu.

Nihayetinde özgürlüklerin kısıtlanmasına neden oldu, demokrasinin kökleşmesini engelledi, toplumsal barışı tahrip etti.

Korkuyu her zaman diri tutmak, baskıcı yönetim anlayışını sürdürmek için de çok işlevseldi.

Bütün enerjisini korktuğu şeyin gerçekleşmesini engellemeye harcamış bir Türkiye gelişecek, büyüyecek, bütünleşecek enerjiyi yaratamadı.

Demokrasisini geliştirememiş, toplumsal barışını sağlayamamış, temel insan haklarıyla ilgili sorunlarını çözememiş Türkiye kaçınılmaz olarak ekonomide, eğitimde, tarımda, bilimde, sanatta, teknolojide… birçok alanda geri kaldı.

Yani eğer Türkiye’yi bölüp parçalamak, yok etmek isteyen bir dış düşman varsa tam da onların bu amaçlarını kolayca gerçekleştirebileceği bir ülkeye dönüştük. 

Peki tüm bunları niçin anlattım?

Son günlerde Venezüela tartışması yaşanıyor.

Venezüela’da ülkesini yıkıma sürükleyen bir iktidar var.

Anayasayı askıya almış, medyayı bütünüyle kontrolüne geçirmiş, tek adam rejimi kurmuş, ekonomiyi çökertmiş, halkını açlığa mahkum etmiş sefil bir otoriter yönetim söz konusu.

Geçtiğimiz hafta ABD ve Batılı ülkeler Venezüela’daki bu duruma müdahale etti.

Sudi Arabistan gibi Mısır gibi diktatörlüklerle iyi geçinen ABD ve Batılı devletlerin Venezüela’da demokrasiyi sorun etmelerindeki ikiyüzlülük ayrı bir tartışma konusu.

Dikkat çekmek istediğim konu başka.

Batılıların Venezüela’ya müdahalesine karşı olmak ile uyguladığı politikalarla ülkesini yıkıma sürüklemiş bir iktidarın yanında durmak arasında epeyce bir fark var.

ABD’nin müdahalesine karşıtlık toplumun farklı kesimlerinde genel olarak ‘Dik dur eğilme’ çağrılarıyla Maduro taraftarlığı şeklinde tecelli ediyor.

Daha da tuhaf olanı, Türkiye’deki iktidarın otoriter politikalarına karşı olan kimi yazarların, gazetecilerin ve toplum kesimlerinin bu konuda Erdoğan’la aynı çizgiye gelmiş olması.

Bu birlikteliğin altında yatan neden de ‘Venezüela’ya yaptıklarını bize de yapacaklar’ şeklindeki Sevr kaynaklı korkunun kabarmış olması.

Irak’ın işgali, Suriye’nin iç savaşa sürüklenmesi, Libya’nın yerle bir edilmesinin toplumun geniş kesimindeki bu korkuyu daha da büyüttüğü gizlenmez bir gerçek.

Bu korkuya teslim olanların dikkat etmesi gereken bir nokta var: Türkiye Irak’ın işgaline destek vermiş,  Suriye’nin yıkımında baş aktör olmuş, Libya’nın yerle bir edilmesinde rol üstlenmiş bir ülke.

Bütün bu ülkelerin yıkımda bir şekilde rol üstlenmiş bir ülkenin özellikle de iktidarın ‘Batılılar bu ülkeleri yerle bir etti, sıra bize geliyor’ korkusuna teslim olması ayrıca tuhaf.

Daha tuhaf olanı ise AK Parti iktidarının politikalarına karşı olanların, bu politikaların bir ülkeyi yıkıma sürükleyeceğini düşünenlerin ‘Batılılara karşı ülkemizi koruyoruz’ endişesiyle iktidarın yanına geçmiş olması.

Ne kadar tuhaf bir durum değil mi?

Üstelik iktidar tam da bu korkuyu körükleyecek şekilde “Beka sorunu var” diyerek özgürlükleri kısıtlıyor, demokrasiden büsbütün uzaklaşıyor, seçimlerin meşruiyetini zedeleyecek adımlar atıyorken.

“Aman Venezüela gibi olmayalım batılılara karşı ülkemizi koruyalım” diyerek ülkeyi Venezuela gibi yıkıma sürükleyen politikaların uygulayıcısı bir iktidarın yanında durmak ülkeyi korumak değil, tam da var olduğu düşünülen o düşmanlara kolay yem haline getirmektir. 

Demek istediğim şu: Cumhuriyet kurulduğundan beri ülkeyi teslim alan korkunun nelere mal olduğunu hepimiz gördük.

Korkuya dayalı politikalarla bir yere varamadığımız, tam tersine sorunları daha da büyüttüğümüz ortada.

Demokrasi ve özgürlüklerden taviz vermenin faturasını hem laiklik hem de Kürt meselesindeki sonuçlarından gördük.

Aynı, korkuya dayalı politikalarla bu girdaptan çıkamayız.

Ülkemizi, varsa Batılı düşmanlara karşı daha dayanıklı hale getirmek için daha çok demokrasiye, daha fazla özgürlüğe, daha fazla toplumsal barışa, daha fazla hukuka, liyakate, özgür basına ihtiyacımız var.

Suriye, Irak, Venezüela olmak istemiyorsak bu değerlere yönelmemiz, bu değerleri yok eden politikalara da karşı olmamız gerekiyor.

Yazımı İngiliz edebiyatçı Thomas Carlyle’nin bir tespitiyle bitireyim: “İnsanın ilk görevi korkuya boyun eğdirmektir. Korkudan kurtuluncaya dek hiçbir şey yapamayız. Ayağının altında korku olduğu sürece insanın eylemleri adidir, gerçek değil sahtedir, düşünceleri hatalıdır, bir köle ve ödlek gibi düşünür.”

  • Abone ol