Türkiye’de sıklıkla vurgulanan iki soyut kavram var: ‘toplumsal değerler ‘ ve‘toplumsal hassasiyetler. ‘

Hangi değerler toplumun ortak değeridir? Bu değerlerin kaynağı nedir? Toplumsal hassasiyet derken tam olarak ne kastediliyor? Ya da toplumsal hassasiyetler esasında kimin, neyin hassasiyetleri?

Muhafazakar-sağ siyasetçilerin sıklıkla vurguladığı bu kavramlar üzerine uzunca bir süredir yazmayı düşünüyordum, fakat bir türlü denk gelmiyordu.

Geçtiğimiz hafta Saadet Partisi’nin (SP) televizyon kanalı TV5, Alper Taş’ın, katıldığı bir programda LGBTİ bireyler için ‘insanca yaşamı’ savunması üzerine programı yayından kaldırıp sunucusu Çağlar Cilara’nın işine de son verdi. Gerekçe olarak da ‘toplumsal hasasiyetler ve ortak değerlerimiz’i gösterdi.

SP camiasının bu yaklaşımı üzerine çıkan tartışmalar nedeniyle uzun süredir ertelediğim konuyu yazmaya karar verdim.  

Fakat tam yazayım derken köşe komşum değerli Murat Sevinç’in esas sorunu değerlerimizin ne olduğunda değil, toplum olmamamızda gören yazısı yayınlandı.

Değerlerimiz ve hassasiyetlerimiz kısmına geçmeden önce Murat Sevinç hocanın yazısında değindiği ‘Toplum değiliz’ meselesiyle ilgili birkaç cümle etmek istiyorum.

‘Aynı amacı, aynı duyguyu, aynı değerleri paylaşan, benzer bir hedefe yönelen bir toplum değiliz’ tartışması hep var.

Fakat ben niçin toplum olamadığımız, niçin duygu birliği oluşturamadığımız, niçin aynı şeylere sevinip aynı şeylere üzülemediğimiz konusunda suçu topluma yükleyenlerden değilim.

Çünkü toplumları şekillendiren o ülkedeki siyaset anlayışıdır.

Türkiye’de ne yazık ki Ortaçağ’dan kalma bir siyaset anlayışı var.

Kimlik, inanç, mezhep, yaşam tarzı etrafında şekillenen siyaset ne yazık ki toplumun da benzer bir şekil almasına neden oluyor.

Yani siyaset; kimlik, inanç, mezhep, ideoloji eksenli farklı mahallelerin mücadele alanına dönüştüğü için kaçınılmaz olarak insanlar da bu mücadelenin bir parçası haline geliyor.

Kabileler veyahut mahalleler arası mücadelede temel amaç bütünün değil mahallenin çıkarı veyahut kazanımı olunca diğerinin kaybı mahallenin kazanımı olarak görülüyor.

Bu da duygu birliği bulunan, aynı amaca yönelen bir toplum olmamızın önüne geçiyor.

Peki burada suçlu kim?

İnsanları buna mecbur eden siyaset anlayışı veyahut siyasetçiler mi yoksa bu siyasetçileri seçen insanlar mı?

Önce toplum mu değişecek yoksa siyaset anlayışı veyahut siyasetçiler mi?

Bu konuda herkesin farklı fikirleri olabilir.

Ama bildiğimiz bir gerçek var ki o da şu: Gücü ele geçirenin kendinden gördüğünü koruyup kolladığı, ‘bizden-onlardan’ayrımının yapılıp ‘onlardan’görülenlerin hakkının gasp edildiği, dışlandığı, yok sayıldığı ülkelerde insanlardan aynı duygu, aynı amaç etrafında toplanan toplum olmasını beklemek gerçekçi değil.

Mahalle kültürü sadece toplum olmamızın önünde engel değil, aynı zamanda ahlaki hassasiyetlerimizin zedelenmesine de neden oluyor.

Çünkü mahalle yararı gözetmek bir anlamda varolma mücadelesi olarak görüldüğünden bu mücadelede değerler kolaylıkla gözden çıkarılabiliyor.

Mesela gücü ele geçirenin, ‘bizden’ gördüğü insanları koruduğu bir ülkede çocuğunuz torpil koymadan hak ettiği işi alamıyorsa bu durum kaçınılmaz olarak sizi torpil gibi gayri ahlaki bir yönteme mecbur ediyor.

Diğer taraftan İnanç, mezhep, kimlik etrafında oluşan mahalle anlayışı ‘toplumsal değerler’in oluşmasının da önüne geçiyor.

Şimdi gelelim ‘toplumsal değerler’ ve ‘toplumsal hassasiyetler’denilen, ne olduğunu tam olarak bilmediğimiz konuya.

Nedir bizim toplumsal değerlerimiz? Toplumsal değer dediğimiz olguya ne kaynaklık ediyor? Hangi hassasiyetlerimiz aynı zamanda toplumsal hassasiyetler?

Bu konuda ciddi bir kafa karışıklığı bulunduğu kanaatindeyim.

Herkes kendi inancını, mezhebini veyahut yaşam tarzını referans alarak oluşturduğu anlayışı toplumun bütününün uymak zorunda olduğu ortak değerler sanıyor.

Özellikle de İslam referans alınarak oluşturulan değerler toplumun bütününün paylaştığı değerler olarak görülüyor veyahut görmeye zorlanıyor.

Halbuki din referans alınarak oluşturulan değerler toplumun ortak değeri değildir.

Bir mezhep, bir yaşam tarzı, bir kimlik esas alınarak oluşturulan değerler, hassasiyetler toplumun ortak değeri, hassasiyeti değildir.

Çünkü milyonlarca insan yaşıyor bu ülkede.

Herkesin farklı inancı var. Aynı dini farklı yorumlayan milyonlar var.

Farklı yaşam tarzında, farklı anlayışta milyonlarca insan yaşıyor bu ülkede.

Kimsenin yaşamını, cinsel yönelimini, hayat tarzını tartışma konusu etmek istemeyen milyonlar var.

Sizin doğru bulmadığınızı bir başkası doğru bulabilir.

Sizin ayıp gördüğünüzü bir başkası ayıp görmüyor olabilir.

Ezan sizin için çok kutsaldır, bir başkası için olmayabilir.

Başörtülü olmak kimileri için çok değerlidir, bir başkası için olmayabilir.

Kimilerinin günah gördüğü şeyleri bir başkası öyle görmeyebilir, görse de sizin kadar önem atfetmeyebilir.

Türkiye’yi sadece dindarların ülkesi zannetmek ve bütün toplumu da din eksenli değerlere uymaya mecbur görmek ülkeyi yalnızca kendisinin sanan sorunlu anlayışın ürünüdür.  

Son zamanlarda toplumsal değer dayatmasının yarattığı tuhaf bir anlayış var ortalıkta.

Mesela bir makama aday olan kimi siyasetçilerin başörtülü bir yakınıyla poz vermesi.

‘Sizdenim’ algısı yaratmak için siyasetçiler nedense din eksenli yaşam tarzını gereğinden fazla vurgulama ihtiyacı duyuyor.

Çok sakat bir yaklaşım.

Eşi, annesi, bir yakını başörtülü olmayan, babası, amcası sakallı olmayan birine ‘bizden değil’ gözüyle bakmak veyahut dindar insanları görünce ‘bizden’ duygusuna kapılmak kusura bakmayın ama çağdışı bir anlayışın veyahut duygunun ürünüdür.

Bir yakını dindar olmayan biri bu ülkede siyasetçi olamayacak mı?

Ya da farklı yaşam tarzı, üslubu, yaklaşımı olan değerli insanlar sırf ‘bizim gibi’ değiller diye değersizleştirilecek mi?

Bu tutum ‘Biz kimiz?’ sorusunu da beraberinde getiriyor.

‘Biz’ derken bizim gibi yaşayan, bizim gibi düşünen, giyinen, inanan insanları kastetmek ayrımcılıktır.

Herkesi kendi gibi olmaya zorlamaktır.

Ülkeyi bütün olarak görmemektir.

Halbuki hepimiz bu ülkenin evlatlarıyız.

Farklı yaşam tarzlarımız, farklı inançlarımız, farklı anlayışlarımız, mezheplerimiz olsa da kader ortağı insanlarız.

Farklılıkları görmezden gelmek, insanların uzmanlıklarına, yetkinliklerine bu ülkeye kattığı, katacağı değerlere bakmadan yaşam tarzına, inancına, mezhebine, kimliğine bakarak değer atfetmek hakikaten geri kalmış toplumların göstereceği türden davranışlardır.

Tekrar edeyim: Dini değerler ortak değerler değildir. Bir mezhep, bir yaşam tarzı, bir kimlik esas alınarak oluşturulan hassasiyetler ortak değer ve ortak hassasiyetler değildir.

Bunlar toplumun bir kesiminin benimsediği, kıymet verdiği, saygı duyduğu değerlerdir.

Gerekli olan, başkalarının değerlerine saygılı olmaktır.

Esasında gelişmiş medeni toplumların ortak değerleri olmaz.

Ortak değer; otoriter, baskıcı siyaset anlayışının sığındığı tam olarak ne olduğu da bilinmeyen bir kavramdır.

Çünkü toplumların demokratik ve ahlaki değerleri olur.

Toplumsal değer denildiğinde aklımıza eşitlik, özgürlük, adalet, liyakat, nezaket, saygı, dürüstlük gibi evrensel değerler gelmelidir.  

Toplumsal hassasiyetlerimizi belirleyecek olan da bu değerlerdir.

Gerçek anlamda değerleri olan bir toplum olmak için yapılması gereken ilk iş mahalle kültüründen uzaklaşıp neticesinde ülkedeki Ortaçağ’dan kalma siyaset anlayışından kurtulmaktır.

  • Abone ol