31 Mart’taki seçimden çıkan ilk sonuçlara göre iktidar Ankara ve İstanbul büyükşehir belediye başkanlıklarını kaybetti.

Fakat yenilgiyi kabullenmekte zorlanıyor. 

Bir taraftan YSK nezdinde aynı yerlere defalarca itiraz ederek süreci uzatıyor, diğer taraftan da “FETÖ-PKK ilintili çevreler seçime şaibe katarak iktidara darbe yaptı” diyerek bir algı oluşturmaya çalışıyor.

İstanbul seçimlerindeki fark küçük.

Küçük farkların olduğu yelerde itirazlar, tartışmalar kaçınılmaz.

Fakat Ankara’da fark büyük olmasına rağmen benzer süreci orada da işletiyorlar. 

İktidarın 7 Haziran seçimlerinden sonraki tavrı yani sonuçları kabullenmeyip tekrar seçime gitmesi veyahut ülkede kurduğu ‘tek adam rejimi’ ile yargıyı, devleti, medyayı kontrolüne alması gibi durumlar olmasaydı bu itiraz sürecini daha soğukkanlı bir şekilde karşılayabilirdik.

Fakat dediğim gibi iktidarın hem demokratik terbiye sicili bozuk olduğu için hem de seçim sonuçlarını ‘darbe’ olarak gösterme çabasından dolayı normal karşılanabilecek bir itiraz süreci ister istemez kuşkuyla, endişeyle karşılanıyor. 

Bütün bunlar kaçınılmaz olarak “İktidar ne yapmaya çalışıyor?”sorusunu da beraberinde getiriyor. 

Peki iktidar tam olarak ne yapmaya çalışıyor?

Bu konuda benim gözlemleyebildiğim kadarı ile iki görüş var.

Birinci görüş şu: İtiraz süreciyle sadece zaman kazanıyorlar. Amacı da belediyelerde ortam temizliği yapmak, kendi tabanını hazırlamak. Bütün bunlar beyhude bir çaba. Sonucu değiştiremezler.

Bu görüşü savunanların temel dayanağı şu: İktidar bu kadar büyük bir çılgınlığı göze alamaz. 

Çünkü ekonomiyi toparlayamazlar. Hem dışarıdaki meşruiyetlerini hem de içerideki toplumsal desteklerini kaybederler.

Bu görüşe dair kişisel kanaatim şu: Böyle düşünenlerin ülkedeki rejim değişikliğini, Erdoğan’ın daha önce asla yapmaz, yapamaz denilen neleri yaptığını, iktidarın birinci önceliğinin ülke olmadığını, en temel önceliğinin iktidarını ve kurmaya çalıştığı rejimi korumak olduğunu ve bu nedenle rasyonaliteden koptukları gerçeğini göz ardı ettiklerini düşünüyorum. 

İkinci görüş ise şu: İktidar özellikle İstanbul’u vermeyi göze alamaz.

Baştan beri bir strateji uyguluyor. Sonuçları değiştirmek için hem iç kamuoyunu hem de dış dünyayı hazırlıyor.

YSK’nın yetkisine sıklıkla vurgu yapmak da Erdoğan’ın sonuçları kabul etmiş gibi davranması da bir stratejinin ürünü.

Bu görüşü savunanların temel dayanağı: İktidar ülkede rejimi değiştirdi.

Bu rejimin bekası ve iktidarını sürdürmek için güce ihtiyacı var.

İstanbul ve Ankara gibi şehirleri kaybetmek hem maddi hem de manevi olarak büyük bir güç kaybı anlamına geliyor ki iktidar bu kaybı göze alamaz.

Bu kaybı göze almak demek birkaç yıl sonra iktidarı bütünü ile kaybetmeyi de göze almayı gerektiriyor.

Peki bu iki görüşten hangisi daha gerçekçi?

Bütün bunların hepsi yorum.

Hiçbirimizin elinde somut bilgi yok.

İktidarın bu süreçte yaptıklarına, açıklamalarına, söz ve davranışlarına, bundan önceki yaptıklarına bakarak durumu okumaya çalışıyoruz.

İkisinin de yanılma ihtimali var.

Çünkü dediğim gibi ikisi de yorum.

Kendi adıma gördüklerimi, anladıklarımı, duyduklarımı yazıp yorum yapmak ile karamsarlık yaymak, umutları söndürmek arasında sıkışıp kaldım.

Bir tarafta gece gündüz sandık başında nöbet tutan insanlar varken çıkıp “Bunlar asla vermezler” demek o insanların emeğine, çabasına saygısızlık olacağı düşüncesi var. 

Diğer taraftan tam olarak ne olduğunu görmeden de bir tutum belirlemenin sağlıklı bir sonuç getirmeyeceği düşüncesi var. 

Kişisel kanaatim şu: İktidar için, değiştirdikleri rejimi korumak ve iktidarlarını sürdürmek birinci öncelikleri.

Bunun için de hem psikolojik üstünlüğe ihtiyaçları var hem de maddi ve manevi güce.

Gözünü kırpmadan 7 Haziran seçimlerini tanımayıp seçimlerin tekrarını sağlamış, ülkede büyük riskler alarak tek adam rejimi inşa etmiş, yargıyı, polisi, medyayı… her alanı ‘tek adam’rejimine göre tanzim etmiş bir iktidar kolay kolay bu güç kaybını göze alamayacaktır.

Bu nedenle kişisel olarak ilk andan itibaren bir strateji uyguladıklarını düşünüyorum.

Fakat bu stratejilerinde kesin başarılı olurlar da demiyorum.

Ama yine de Erdoğan’ın seçim sonuçlarını kabul etmesi de YSK’nın sorumluluğuna sıklıkla vurgu yapmalarını da meseleyi bir FETÖ-PKK darbesine bağlamaları da bir stratejinin ürünü.

Peki nedir o strateji: Bunun cevabı AK Parti genel başkan yardımcısı Ali İhsan Yavuz’un yaptığı son açıklamada söylediği şu cümlede: “Biz çıkacak olan sonucun kamu vicdanında kabul görmesi için uğraşıyoruz.”

Tekrar edeyim: İstanbul ve Ankara seçimleri muhalefet için olduğu kadar iktidar için de sembolik değeri yüksek iki il. Bu iki ili kazanmak muhalefete nasıl bir psikolojik üstünlük sağlayacaksa iktidarın da o oranda  üstünlüğü kaybedeceği anlamına geliyor.

Biraz siyasetten anlıyorsak, dünyadaki tek adam rejimlerinin neler yaptığı örneklerini okuduysak, Erdoğan’ın iktidarda neleri göze aldığını hatırlıyorsak bu değişikliği göze almamak için daha büyük riskleri göze alacaklarını söyleyebiliriz.

Bütün süreci YSK’nın sorumluluğunda sürdürme gayretlerinin altında da ‘kamu vicdanını ve dışarıyı ikna etme’ çabası olduğunu düşünüyorum. 

Peki dış dünya veyahut kamu vicdanı tatmin olacak mı?

Bütünü ile bunu dert ettiklerini sanmıyorum. Otoriter yönetimlerin rasyonaliteden nasıl koptuklarının, ne tür çılgınlıklara başvurduklarının, ülkelerini ne tür yıkımlara sürüklediklerinin tarihte onlarca örneği var.

Peki bütün dünyayı karşılarına almayı, toplumsal desteği kaybetmeyi göze alabilirler mi?

Umarım böyle bir çılgınlık yapmazlar.

Ama yukarıda da dediğim gibi birinci önceliği ülke değil iktidarını korumak olan bir iktidar var.

Peki ne öneriyorum?

Nasıl olsa bu şehirleri vermezler diyerek teslim olunmasını mı?

Elbette ki hayır.

Öncelikle gerçeklerin net bir şekilde görülüp kabul edilmesi gerekiyor. Sonra o gerçeklere göre bir siyasi tutum belirlemek gerekiyor.

Bu stratejinin normalde seçim öncesi kurulması gerekiyordu.

Fakat muhalefet ülkede her şey normalmiş, demokratik bir yerel seçim yapılıyormuş stratejisini daha doğru buldu ve öyle de yaptı.

Şimdi gelinen noktada otoriter rejimlerin neler yapabileceğini bilip, ülkenin geldiği noktayı sağlıklı bir şekilde analiz edip ona göre bir siyasi tavır takınmak gerekiyor.

“Hiçbir çözüm yolu yok.” “Bunlar asla vermez, yenilmez, buradan çıkış yok” diyenlerden değilim.

Elbette var.

Ama dediğim gibi durumun adını net olarak koymak ve o gerçeklere göre demokratik bir strateji belirlenmesi gerekiyor.

Yazımın sonunda tekrar edeyim: Herkesin olduğu gibi benim görüşlerim de bir yorumdan başka bir şey değil.

Yorumlarımızı, aldığımız kulis bilgilerine, siyaset bilgimize, tarihsel örneklere ve yaşadığımız tecrübelere bakarak yapıyoruz.

Otoriter anlayışla tek adam rejimi kurmuş bir iktidardan demokratik refleks, demokratik rasyonalite, demokratik terbiye bekleyip normal kurallara göre hareket edeceğini beklemek…

Ne bileyim bana fazla ‘iyimserlik’ geliyor. 

Ülkenin bu girdaptan çıkması için gerçek bir umuda, heyecana, cesarete, kararlılığa ve rasyonel bir stratejiye ihtiyacımız var, anlık, geçici iyimserliklere değil. 

Tahmin ile temenni farklı şeylerdir.

Temennim yukarıda paylaştığım iki görüşten birincisinden yana.

Yani umarım iktidar ülkemizi büyük bir yıkıma sürükleyecek bu çılgınlığa kalkışmaz.

Ama tahminim, yorumum ne yazık ki ikinci görüşe daha yakın. 

Bu kabus dolu günler umarım benim gibi düşünenlerin yanıldığı bir sonla biter. 

  • Abone ol