Ahmet Altan’ın Taraf Gazetesi’nde yaptığı gazeteciliği o dönemde eleştirmiş, bu minvalde birkaç yazı yazmış bir yazarım.

Gazetecilik yaparken kendisine yakıştırmadığım bazı yaklaşımları, Gülen Cemaati’nin aleni bir şekilde yaptığı haksızlıkları, hukuksuzlukları, ülkenin altını oymaya dönük sinsi planlarını ‘Askeri vesayetle mücadele ediliyor’ saikiyle görmezden gelmesini anlayamamış, bunu da en açık şekilde eleştirmiştim. 

Matbuat aleminde yazı yazan, fikir beyan eden herkes gibi elbette Ahmet Altan’ın da birçok yanlışı oldu.

Fakat konu Ahmet Altan’ın yanlışları değil.

Asıl konuşulması gereken konu Cemaat’i ülkenin başına bela eden, ülkenin en önemli kurumlarında örgütlenmesini sağlayan, üstelik “Ne istediler de vermedik” diyerek bunu açıkça dile getiren, yıllarca Cemaat’le beraber ülkenin bütün kurumlarını hallaç pamuğu gibi dağıtan bir iktidarın, “Sen Cemaat’e yardım ettin” diyerek bir yazarı hukuk adına rehin almasıdır. 

Çünkü Ahmet Altan’ın tutuklanması gerçekten de adaletin gereği olsaydı Ahmet Altan’dan önce Cemaat’i ülkenin başına bela eden iktidar mensupları tutuklanırdı.  

Hal buyken Cemaat’i Türkiye’nin başına bela eden bir iktidarın, bir yazarı “Sen cemaat’e yardım ettin” diyerek hapse atmasını alkışlamak bunun da adaletin gereği olduğunu söylemek hangi aklın, hangi vicdanın, hangi ahlakın ürünüdür gerçekten anlamakta zorluk çekiyorum.

Bir taraftan “Yargı bağımsızlığını yitirdi”, “Ülkede adalet kalmadı” deyip; diğer taraftan da iktidarın yargı eliyle işlediği cinayetlere alkış tutmak… 

Bir taraftan yargının bütünüyle iktidarın kontrolüne geçtiğini söyleyerek ‘bizden’ gördüklerine yapılan haksızlıklara ‘adaletsizlik’, ‘hukuk cinayeti’ deyip; diğer taraftan da beğenmediği, sevmediği, yanlış yaptığını düşündüğü insanlara yapılana, “Adalet yerini buldu” diyerek destek olmak…

Hani ülkede adalet yoktu? Hani yargı bağımsızlığını yitirmişti? Hani iktidar yargı eliyle hukuk cinayeti işliyordu?

Ne oldu?

Nereye gitti tüm bu itirazlarımız?

Size yapılınca hukuk cinayeti, başkasına yapılınca adalet mi oluyor? 

Ülkenin bu halde olmasının temel nedeni bu ikiyüzlülüktür.

Bu vicdan ve akıl yoksunluğudur.

Dahası adaletten, hukuktan yoksun öfkenin, kinin, nefretin kaynaklık ettiği  bu yaklaşımlardır.  

Bütün bunlar esas sorunun kurumlarda değil zihnimizde, aklımızda, vicdanımızda olduğunun göstergesidir. 

Neyse lafı fazla uzatmadan esas konuya geleyim.

Ahmet Altan geçtiğimiz hafta tahliye edildi.

Çok değil bir hafta sonra, mahkeme hakiminin değişmesi üzerine, savcının itirazıyla yeniden tutuklandı.

Ahmet Altan’ın yeniden tutuklanmasının nedeni görünen o ki hapisten çıktıktan sonra iktidarın yanlışlarına teslim olmaması, susmaması, vicdani hassasiyeti; bir yazarın, bir aydının, dahası bir insanın göstermesi gereken haysiyetli tutumudur.

Çünkü Ahmet Altan tahliye edildikten sonra kendi koğuş arkadaşı üzerinden ülkede yapılan haksızlıklara, hukuksuzluklara isyan etmiş; bu tutumunu, yaklaşımını gösteren ‘Kağıttan Flüt’başlığıyla bir yazı yazmıştı. 

Bu yazıyla gösterdiği haysiyetli tutumunu, ortaya koyduğu vicdani hassasiyetini, ülkedeki haksızlıklara, hukuksuzluklara itiraz etme sorumluluğunu gösterme cesaretini alkışladığımı; dahası o vicdani hassasiyetine, duruşuna ortak olduğumu, paylaştığımı göstermek için Ahmet Altan’ın son yazdığı ‘Kağıttan Flüt’ yazısını köşemde yayınlıyorum. 

Hem 12 Eylül’de hem 28 Şubat’ta hem de bugün korkmadan yazmış, konuşmuş, haksızlıklara ve hukuksuzluklara itiraz etmiş bir yazarın bu hassasiyetli duruşunu paylaştığımı göstermeyi, hukuk eliyle bu insanın rehin alınmasına karşı durduğumu belirtmeyi; bir yazar, dahası bir insan olmanın gereği görüyorum.

Ahmet Altan’ın itirazlarını dile getirirken yazıda bahsettiği Selman’ın Fethullah Gülen’in yeğeni olmasını sorun olarak görenler var.

Suçluların yakınları da doğal olarak suçludur anlayışı çağdışı bir anlayıştır.

Ahmet Altan’ı değil adaleti savunuyorum.

‘Kimliğine bakmadan haksızlığa uğrayanın yanında olma’ahlaki sorumluluğu gereği bu tavrı gösteriyorum. 

Bugünkü iktidar mensupları da yarın benzer bir haksızlığa, hukuksuzluğa, adaletsizliğe maruz kalırsa aynı tutumu, aynı tavrı, aynı yaklaşımı göstereceğim.

Çünkü yukarıda dediğim gibi kişileri değil adaleti savunuyorum. 

Dahası, defalarca tahliye edip birkaç gün sonra tekrar tutuklayarak iktidarın Ahmet Altan’ın üzerinden hepimize gözdağı verme amaçlı bu hukuksuzluklarını kabul etmediğimi ilan etmek istiyorum.  

Hukuk eliyle bir cinayet işlenirken mağdurun geçmişteki yanlışlarını tartışmanın zalimin yanından durmak anlamına geldiğinin farkındayım. 

Tam da orada olmadığımı belirtmek için böyle bir tavrı gösterme zorunluluğu hissediyorum ve Ahmet Altan’ın o yazısını dikkatlerinize sunuyorum. 

Kağıttan Flüt

Dünyadaki en korkunç şey, senin kaderini elinde tutan bir adamın dehşet verici gücüyle karşılaşmaktır. Seni öldürebilir, seni hapsedebilir, seni sürgüne gönderebilir ya da seni özgür bırakabilir. Böyle birinin seni hapsetmesiyle serbest bırakması, sonuçları çok farklı olsa da, aynı ölçüde ezicidir. Çünkü senin hiç söz hakkın yoktur. Bunu yapabilen insanlar genellikle bir cüppe giyer ve yüksek bir kürsüde otururlar. Onlara yargıç denir. 

Bir insanın böylesine insanüstü bir güce sahip olmasının tek bağışlanacak yanı, bunu haklı bir şekilde kullanması olabilir ancak. 

Peki, böyle bir güç, haklılığa hiç aldırmazsa ne olacak?

Hemingway’in ‘Silahlara Veda’ kitabında İtalyan ordusunun bozguna uğradığı bir dönemde, bir mağarada askerleri yargılayan askerî yargıçları anlattığı bir sahne vardır, verdikleri kararın kendi kaderlerini asla etkilemeyeceğine emin bir aldırmazlıkla, her kararda şapkalarını giyip, selam vererek insanları ölüme mahkûm ederler. Rock Hudson’la Vittorio de Sica’nın oynadığı filmde de bu sahne müthiştir. Kararlarını verir ve insanları idam mangasının önüne gönderirler.

Epeyce uzun süren bir hapislik döneminde çeşitli defalar yargıç karşısına çıktım, anlattıklarımı dinlemediler bile, ben suçsuzluğumu anlatan kanıtları sıraladıkça, onlar aynı suçlamaları sanki ben hiç konuşmamışım, hiçbir şey söylememişim gibi tekrarladılar. Önce beni müebbete mahkûm ettiler, sonra on buçuk yıla mahkûm oldum ve beni tahliye ettiler.

Bu yazıyı yazarken, tahliyeme savcının itirazı sonucunda bir yargıcın vereceği yeni kararı bekliyorum, yeniden hapse de atabilirler.

Ben hem müebbet hapse mahkûm olduğumu hem de tahliye olduğumu aynı yargıcın ağzından farklı zamanlarda duydum. Tahliye edilmek de beni müebbete mahkûm olmak kadar bunalttı çünkü hakkımda bir karar verme yetkisine sahip olmaması gereken birileri tarafından serbest bırakıldığımı biliyordum.

Ben hapisten çıktım ama binlerce masum insan hapiste kaldı.

O demir parmaklıklar ve kalın duvarlar cangılından çıktığımda ardımda çaresiz insanlar bıraktım.

Üç yıldan fazla bir zaman küçük bir hücrede iki mahkûmla birlikte kaldım, hiçbir suçları yoktu, söylediklerini kimse dinlemiyordu, defalarca suçsuz olduklarını anlatmalarına rağmen ‘Silahlara Veda‘daki yargıçlara benzeyen birileri tarafından mahkûm edildiler.

Aralarından biri oğlumla aynı yaştaydı, tutuklandığında yeni evlenmişti. Dindardı ama aynı zamanda felsefeye ve bilimsel araştırmalara da meraklıydı.

Müthiş bir el becerisi vardı, imkanların çok kısıtlı olduğu yerde akla gelmeyen malzemelerden akla gelmeyecek şeyler yapardı. Tuz paketlerinden dumbbell, çatallardan mandal, çay kaşıklarından cımbız yapabilirdi. Hapishane yemeklerine değişik malzemeler katarak yepyeni yemekler icat ederdi. Adı Selman’dı. Şikayet etmenin, tanrının çizdiği kadere karşı gelmek olduğunu düşünür ve asla şikayet etmezdi.

Çeşitli nedenlerden dolayı hiç ziyaretçisi yoktu.

Bundan da şikâyet etmezdi.

Bir gün plastik masada yeni romanım ‘Hayat Hanım’ı yazarken avludan bir müzik sesi duydum. Bir flüt sesi. Avluya çıktım. Selman sırtını duvara dayamış, gözlerini kapamış elindeki flütü çalıyordu. Çevredeki hücrelerde sesler kesildi. Herkes bu beklenmedik müziği dinliyordu. Şarkı bittiğinde müthiş bir takırtı duyuldu. Çevre hücredekiler kantinden almış oldukları şekerlemeleri atıyordu bizim avluya. Bu, alkış ve ‘bis’ anlamına geliyordu. Saatlerce çaldı Selman.

Avlu kapısı kapanınca, “Bu flütü nereden buldun” dedim. Takvim kartonlarından yapmıştı. Elinde bir mezura olmadığı için deliklerin aralıklarını parmak hesabıyla belirlemiş, plastik bir soda şişesinin ağzını kesip flüte ağızlık olarak takmıştı.

Yeryüzünde hiçbir müzik aletinden duyulamayacak bir ses çıkıyordu flütünden, çok değişik ve biraz kalınca bir sesti, çalarken neredeyse hiç nota kaçırmıyordu.

Sadece kederli türküler değildi çaldıkları, bazen eğlenceli havalar da çalıyordu ama genellikle hüzünlü bir sese kayıyordu flütü.

Benim oğlum gibiydi.

Kimsesi gelmiyordu.

Bir tek kez bile yakınmadı.

Kağıttan bir flüt yaptı. Sırtını duvara dayayıp onu çaldı.

Bir geceyarısı hapishaneden çıktığımda bana ne hissettiğimi sordular, özgürlüğüne yıllar sonra kavuşan birinin sevindiğini duymak istiyorlardı, biraz üzgün olduğumu söyledim.

Binlerce masumu ve kağıt flütüyle Selman’ı o duvarların ardında bırakmıştım.

Suçsuz olduklarını biliyordum ve gücüm onları kurtarmaya yetmiyordu, kimse onların anlattıklarını dinlemiyordu. Sadece yargıçlar değil neredeyse toplumun çok büyük bir kısmı, mağarada idam cezası veren o aldırmaz adamlara dönüşmüştü. Kasketlerini giyiyor, bir selam veriyor, idam mangasının önüne gönderiyor ve yeni kurbanlarına dönüyorlardı.

O mağarayı gördükten, masum mahkûmların çektiklerine tanıklık ettikten ve kâğıttan flütü dinledikten sonra o hapishaneden çok mutlu çıkmak mümkün değil. İnsan kendini bir büyük suçun yardakçısı gibi hissediyor. Hapishanede bir haksızlığın kurbanıyken, dışarı çıktığında büyük bir haksızlığın suç ortağı oluyorsun.

Dünyadaki en korkunç şeyin senin kaderin hakkında karar verme gücüne sahip olan biriyle karşılaşmak olduğunu biliyorum, böyle bir güce sahip olanın senin hiçbir söylediğine aldırmamasının nasıl azap verdiğini, insanı nasıl aşağıladığını da biliyorum.

Kağıttan bir flütten nasıl bir ses çıktığını, dinmemiş bir özlemi nasıl dile getirdiğini de biliyorum.

Yeniden tutuklanma ihtimalim olduğunu da biliyorum.

Ama Selman için tutuklanmak bir ihtimal değil, o zaten tutuklu.

Ve benim oğlumla yaşıt, tuzdan dumbbell, kağıttan flüt yapıyor.

Gelen kimsesi yok.

Hiç şikâyet etmiyor.

Sadece sırtını duvara dayayıp, flütünü çalıyor.

  • Abone ol