Türk filmlerinde hepimizin bildiği klişe bir durum vardır:

Fabrikatör, zengin baba ailenin mutluluğu için zenginliğin yeterli bir etken olduğunu düşünür. Aile fertlerine lüks bir yaşam imkanı sağlar.

Buna rağmen aileyi özellikle de çocuklarını mutlu etmeyi başaramaz. Çünkü babanın parası vardır ama nezaketi, saygısı, sevgisi, değerleri yoktur. 

Lüks bir yaşam olanağı sağlıyor diye kimseye saygı duymaz. “Parayı veren düdüğü çalar” misali kendinden başka kimsenin görüşünü, yaklaşımı dikkate almaz. Ailenin diğer mensupları kendini değersiz hisseder.

Duygusal birliktelik, yardımlaşma, dertleşme, birbirini anlama, birbirinin görüşüne, yaklaşımına kıymet verme gibi değerler olmadığı için de babanın sağladığı parasal imkanlar kimseyi mutlu etmeye yetmez.

O ailenin çocuğu, yoksul okul arkadaşlarının ailelerindeki sıcaklığı, yardımlaşmayı, birbirine saygıyı, sevgiyi gördüğünde neredeyse o yoksulluğa özenir.

Sonuçta evin çocuğu sevgi, saygı, huzur yoksa “Ne yapayım bu zenginliği” deyip evi terk eder veyahut aileyle ilişkisini asgari düzeye indirir.

Bu gibi değerlere kıymet vermeyen, her sorunu parayla çözeceğini düşünen baba, çocuğun bu davranışını bir nankörlük olarak görür ve “Ne yaptıysam yaranamadım” duygusuyla o kabalığını, nezaketsizliğini, saygısızlığını sürdürmeye devam eder. Sonuçta aile dağılır.

Türkiye’de iktidar ile toplumun bir kesimi arasındaki ilişkiyi bir açıdan o baba ile aile fertleri arasındaki ilişkiye benzetiyorum.

“Bir açıdan” diyorum çünkü ülkede o filmlerdeki gibi gerçek, sahici bir zenginlik de yok. Ama iktidar varmış gibi davranıyor.

Yani gerçek bir ilerleme, gerçek refah artışı yok ama iktidar varmış gibi davranılmasını ve bununla mutlu olunmasını istiyor.

Üstelik ”Yapıyoruz”, ”Kuruyoruz” dediği projeler, her seçim öncesi ortaya atıldığı, sonrasında bir türlü yapılmadığı halde tartışma konusu edilmesin ve inanılsın istiyor. 

Yani filmlerdeki baba daha sahici, daha gerçekçi. Buna rağmen iktidar o baba gibi davranmaktan bir türlü vazgeçmiyor.

“Metro hatları döşüyoruz, mutlu olmuyorsunuz”, “Yerli araba yapıyoruz, mutlu olmuyorsunuz”, “Yerli sanayiye ağırlık veriyoruz mutlu olmuyorsunuz… Nedir sizin derdiniz?” diye soran iktidar mensuplarına müsaade ederseniz esas derdimizi anlatayım. 

Yerli arabayla, yerli sanayiyle, yerli bilmem hangi projenizle sizin kadar mutlu olmuyoruz çünkü:

Bu ülkede 45 milyon insan yoksulluk sınırı altında yaşıyor.

Bir ülkenin en temel direği adalet yerle yeksan olmuş, on binlerce insan haksız yere hapislerde çürüyor.

Yüz binlerce insan işini, ekmeğini kaybetmiş, aleni bir açlığa mahkum edilmiş.

Diğer taraftan liyakat devre dışı bırakılmış, “bizden olan”ın el üstünde tutulduğu bir yönetim anlayışı var.

Bunun neticesinde yüz binlerce genç gelecek görmediği için ülkesini terk ediyor.

Kurumlar, değerler  tahrip edilmiş.

Eğitim çökmüş. Tarım neredeyse bitme noktasına gelmiş. Soğan ithal eden bir ülke haline gelmişiz. 

İşsizlik almış başını gitmiş, her üç gençten biri işsiz kalmış. 

Toplumsal barış tahrip edilmiş. 

Dostluk, kardeşlik, arkadaşlık, vatandaşlık temeline dayalı birliktelik duygusu ağır yara almış.

Kadın cinayetleri ayyuka çıkmış. Çocuk tacizleri sıradanlaşmış.

Her gün evlatlarımızın cenazeleri geliyor. Şehit haberlerinin haber değeri kalmamış. 

Ülkemiz daha iyi olsun diye dile getirdiğimiz sözün, itirazın zerre kadar kıymeti yok.

“Hayır öyle olmaz” diye ağzımızı her açtığımızda bize vatan haini damgası vuran bir iktidar var.

Yani ülkede sevgi yok, saygı yok, huzur yok, ağız tadı yok; birbirinin görüşüne, yaşam tarzına, inancına, kimliğine değer vermek yok.

Yaşamı değil, ölümü yücelten bir yönetim anlayışı var. 

Hal buyken bir iki köprü, bir havalimanı yaptınız diye, defalarca “Yapıyoruz, başladık” dediğiniz halde ortada somut, net, gerçek hiçbir şey yokken bir kere daha “Yerli otomobil yapıyoruz” dediniz diye, ülkeye hiçbir somut yararı olmayacak bir kanal yapacaksınız diye bizden mutlu olmamızı bekliyorsunuz. Ellerimiz patlarcasına sizi alkışlamamızı istiyorsunuz. Size minnet duymamızı bekliyorsunuz.

Üstelik bir otomobil fabrikası kurarken yanlış politikalarınızla farklı alanlarda onlarca fabrikanın da kapanmasına neden oldunuz.

Ülkeyi bir ülkenin en temel ihtiyacı olan tahıl, soğan, et ithal eder hale getirdiniz. 

Soğan ithal ederken yerli otomobil yaptığınızı iddia ediyorsunuz ve üstelik bundan da mutlu olmamızı istiyorsunuz. 

Mutlu olmamız için ürettiğiniz hayali zenginliğin yeterli olduğunu sanıyorsunuz. 

Hepimiz ülkemizi seviyoruz. Hepimiz ülkemizin kalkınmasını, ilerlemesini, gelişmesini, dünyada saygın bir yer edinmesini istiyoruz.

Hepimiz bu ülkede ağız tadıyla mutlu, huzurlu, dostça, kardeşçe bir yaşam istiyoruz. 

Ama bütün bunların olması için önce gerçek bir adalete ihtiyaç var. 

Özgürlüğe ihtiyaç var.

Demokrasiye, eşitliğe ihtiyaç var. 

Liyakatin temel değer kabul edilmesine ihtiyaç var. 

Toplumsal barışa ihtiyaç var.

Saygıya, nezakete, birbirinin görüşüne, yaklaşımına değer vermeye, yani ortak akla ihtiyaç var.

Bir ülkenin kalkınması, ilerlemesi için esas gerekli olan bütün bu değerleri yok edip bir otomobil fabrikasıyla, bir kanalla kalkınacağımıza, ilerlediğimize/ilerleyeceğimize inanmamızı istiyorsunuz.

Asıl soru şu: Siz niçin mutlusunuz? Nasıl mutlu olabiliyorsunuz? 

Bunca yıkım varken, milyonlarca insan yoksulluk sınırı altındayken, yüz binlerce yetişmiş, iyi eğitimli genç ülkemizi terk ederken, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik ayyuka çıkmışken, toplumsal barış yara almışken, her gün çocuklarımızın cenazesinin gelmesi normalleşmişken, her üç gençten biri işsizken, yolsuzluk ülkede normalleşmişken, izlenen dış politika sayesinde dünyada selam verecek, dost gördüğümüz tek bir ülke kalmamışken, soğana muhtaç hale gelmişken, ülkenin bir yarısı diğer yarısını ‘vatan haini’,  ‘düşman‘ görmeye zorlanırken bir otomobil, bir kanal sizi nasıl bu kadar mutlu edebiliyor?

Söyleyin nasıl mutlu oluyorsunuz?

Bunca yıkımı unutmanıza, görmezden gelmenize bir otomobil, bir kanal nasıl yetiyor?

Bir köprü, bir havaalanı ayaklarınızın yerden kesilmesine nasıl sebep olabiliyor?

Mutlu değiliz çünkü ülkemizin adaletle, özgürlükle, demokrasiyle, eşitlikle, liyakatle, saygıyla, nezaketle, toplumsal barışla, saygın bir dış politikayla, iyi eğitimle, gerçek bir üretim ekonomisiyle ilerleyeceğini, gelişeceğini, kalkınacağını düşünüyoruz. 

Önceliğimiz otomobil, kanal değil, bu değerler.

Siz niçin bu değerlere karşısınız? Bu değerlerin yokluğunu niçin dert etmiyorsunuz? 

Yanlış politikalarınızla, bir ülkeyi var eden en temel değerleri tahrip ederken otomobille, kanalla ülkeyi kalkındıracağınızı sanmanız canımızı sıkıyor.

İşte bu yüzden bu projeler bizi mutlu etmiyor. 

Çünkü önceliklerimiz farklı, derdimiz farklı, amacımız farklı, felsefemiz, yaklaşımımız farklı.

Otomobilden önce huzur istiyoruz. Kanaldan önce ağız tadı istiyoruz. Uçaktan önce adalet, eşitlik, özgürlük, saygı, nezaket, barış ve toplumsal bütünlük istiyoruz.

Çünkü bunlar olmazsa o ülkenin beka sorunu yaşayacağını düşünüyoruz. Beka sorunu yaşayan bir ülkenin otomobili olacak diye mutlu olmasını çocukça bir davranış olarak görüyoruz.

Bilmem anlatabildim mi?

  • Abone ol