İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilme isteği iktidar çevrelerinde ve muhafazakar kesimde ciddi bir tartışmaya ve ayrışmaya neden oldu.

Bazı vakıflar, cemaatler, tarikatlar İstanbul Sözleşmesi’nin iptali için iktidara baskı yaparken; kimi muhafazakar yazarlar, kanaat önderleriyse iptal edilmesinin yanlışlığına vurgu yapıyorlar.

Bir tarafta İstanbul Sözleşmesi’ni savunan Erdoğan’ın kızı var, diğer tarafta bu sözleşmeye savaş açan ve bütün kadınlara hakaret eden Abdurrahman Dilipak gibi Akit yazarları var.

Bir tarafta sözleşmenin devamını savunan muhafazakar aydınlar varken diğer tarafta sözleşmenin iptali için iktidara baskı yapan vakıflar, tarikatlar, cemaatler var.

Kavga o kadar aleni bir hal aldı ki AK Partili kadınlar Akit yazarı Abdurrahman Dilipak’a dava açtılar.

Akit gazetesi ise dava açan AK Partili kadınları “Erdoğan düşmanı” ilan etti.

Peki bu kavganın asıl nedeni ne?

Kavga nereden kaynaklanıyor ve nasıl bir sonucu olur?

Kavganın görünen nedeni İstanbul Sözleşmesi olsa da arkasında daha önemli bir ayrışma ve hesaplaşma var.

Peki ne oluyor?

Meselenin tam olarak anlaşılması için müsaade ederseniz biraz geriye gitmek istiyorum.

AK Parti kurulmadan önce muhafazakar camiada yaklaşım, tarz, dünya algısı, insan ilişkileri açısından genel hatları ile farklı iki ana damar vardı.

Bunlardan biri daha uzlaşmacı, demokrasiye inanan, demokrat olmaya çalışan, güncel uygulamalardan kaynaklanan bazı sorunların dışında genel olarak cumhuriyet felsefesi ile sorunu olmayan, okuyan, düşünen, dünyayı anlamaya çalışan insanlardan oluşan bir damar.

Bir diğeri ise kaba bir din anlayışına sahip, kavgayı, çatışmayı, ötekileştirmeyi bir dünya görüşü olarak benimseyen, kendilerini herkesten daha dindar, daha Müslüman gören, uzlaşmayı taviz olarak anlayan kendi kafalarındaki hastalıklı din anlayışına göre Türkiye’yi dizayn etmeyi amaç edinmiş, okumaktan, düşünmekten, nezaketten, saygınlıktan uzak, kaba din anlayışını benimsemiş bir damar vardı.

O dönemde birinci damarı Yeni Şafak gazetesi temsil ediyordu. Yazar kadrosunun hepsi böyle değildi ama genel olarak bu çizgide yayın sürdürüyordu.

İkinci damarı ise Akit gazetesi temsil ediyordu.

Bu iki gazete arasında her zaman çok ciddi kavgalar olurdu.

Muhafazakar kesimdeki daha uzlaşmacı, daha saygılı, daha medeni dediğimiz kimseler Akit gazetesine asla röportaj vermez, o gazete ile adlarının yan yana yazılmasını istemezlerdi.

Yeni Şafak ise Akit gazetesine karşı aleni bir yayın politikası izlerdi.

28 Şubat sonrası bu farklılık daha da belirginleşti.

Demokrasi, AB hayali, toplumun farklı kesimleri ile uzlaşma; muhafazakar kesimin büyük çoğunluğunun da benimsediği değerler haline geldi.

AK Parti yukarıda bahsettiğim birinci damara mensup insanların çoğunlukta olduğu bir grup tarafından bu değerlere uygun politika yapmak amacıyla kuruldu.

Fakat içlerinde bir kişi vardı ki o da kişilik, karakter, din anlayışı, tarz ve üslup olarak Akit gazetesi çizgisine yani ikinci damara daha yakındı.

O kişi de Erdoğan’dı.

Erdoğan ilk yıllarda arkadaşlarının telkinleri sonucu dahası konjonktür gereği ve de kendini yeterince güçlü hissetmediği için birinci damara uygun politikalar izlemeye çalıştı.

Daha uzlaşmacı, daha saygılı, AB projesini önemseyen, toplumun farklı kesimleriyle diyalog kurmaya çalışan bir yaklaşım içindeydi.

Fakat Erdoğan’ın hem kişiliği, hem tarzı, hem de din anlayışı bu çizgisini sürdürmesine müsaade etmedi.

Demokrasi kültür yoksunluğu, kaba ve uzlaşmadan uzak din anlayışı, kendi kafasındaki din anlayışını gerçek Müslümanlık zannedip ona göre ülkeyi dönüştürme hayaline geri dönmüştü.

Yani Akit gazetesi çizgisine.

Kendisi döndükten sonra bütün dindar mahalleyi de o çizgiyi, anlayışı benimsemeye zorladı.

Bunda epeyce de başarılı oldu.

Başarılı oldu çünkü muhafazakar mahallenin aydınları, yazarları, kanaat önderlerinden kimisi paraya tav oldu, kimisi makama, kimisi mahallenin kazanımları bahanesiyle suskun kaldı, kimisi bu gidişatın o kadar da sorun olmayacağını düşünerek Erdoğan’a teslim oldu.

Hatta Erdoğan Yeni Şafak gazetesini bile Akit gazetesi çizgisine taşıdı.

Erdoğan mahalleyi dönüştürmede mesafe kat ettikçe kendi anlayışına uygun politikalara daha da ağırlık vermeye başladı.

Üslubu, tarzı, yaklaşımı giderek Akit gazetesinin temsil ettiği o kaba din anlayışına teslim oldu.

İşte AK Parti içindeki tartışma, gerileme, çürüme de bundan sonra başladı.

Erdoğan’daki bu öze dönüş partide, medyada ve bürokraside değişimi beraberinde getirdi.

Yakınındaki aydınlar, yazarlar, ona destek veren gazeteciler ve iş tuttuğu bürokratlardan Erdoğan’ın bu tarzına ayak uyduramayan ve bu çizgiyi bütünüyle benimseyemeyenler birer birer tasfiye oldular.

Devlette ve Erdoğan’ın etrafında doğal olarak daha çok Akit gazetesi çizgisini benimsemiş insanlar yer almaya başladılar.

AK Parti içindeki istifaların, ayrılmaların, kopuşların temelinde de esasında bu iki çizginin çatışması vardı.

Şimdi o çatışmanın en son ve en çetin aşamasına gelmiş bulunuyoruz.

İstanbul Sözleşmesi işte bu çatışmanın su yüzüne çıkmasına neden oldu.

Peki bütün bunlar ne anlama geliyor?

Erdoğan kaba bir din anlayışına dayalı siyasete yöneldikçe esasında giderek kendi tabanındaki uzlaşmadan yana temel olarak cumhuriyet felsefesiyle sorunu olmayan bugüne kadar çeşitli nedenlerle Erdoğan’ın politikalarına evet demiş dindarları da kaybediyor.

Giderek dar bir toplumsal kesime teslim oluyor.

Erdoğan’ın da benimsediği Akit gazetesi çizgisi dediğim o türden bir anlayışa sahip toplum kesiminin oranının yüzde 10 ile 15 bandında olduğunu düşünüyorum.

Ayasofya meselesi de bir anlamda bu yüzde 15’lik kesimin duygularına hitap ettiği için toplumda ilgi görmedi, beklenen etkiyi de yaratmadı.

Bu da bize aslında Erdoğan’ın Türkiye’ye giydirmeye çalıştığı gömleğin yani dayattığı bu siyaset anlayışın arkasındaki toplumsal destek oranının yüzde 10 ile 15 bandında olduğunu ve esasında Erdoğan’ın toplumsal taban olarak ne kadar zayıf olduğunu da gösteriyor.

Bu nedenle Erdoğan’ın bu kesimi mutlu edecek politikalarına dindarları küstürmeme endişesiyle tavır almayan muhalefet de bir anlamda bu yüzde 15’lik dar görüşlü kesime teslim olmuş anlamına geliyor.

Muhalefet politika, tavır, yaklaşım belirlerken; Erdoğan’ın toplumsal tabanındaki bu daralmayı fark edip, demokrasiye inanan, temel olarak cumhuriyet felsefesiyle sorunu olmayan muhafazakar kesimin varlığını da hesaba katmalı.

  • Abone ol