• 31.12.2020 00:00
  • (778)

  DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan partisinin ilk olağan kongresinde yaptığı konuşmada 28 Şubat döneminde başörtüsü üzerinden yapılan ayrımcılığa, baskılara dikkat çekip aile bireylerinin o dönemde maruz kaldığı ayrımcılığı anlatırken gözyaşlarını tutamadı.

Sanırım Babacan’ın bu cümlelerinin asıl hedefi AK Parti seçmeniydi.

Çünkü iktidar sıklıkla, “Biz gidersek baskılar, yasaklar geri gelecek” propagandası yaparak kendi tabanını korkuyla bir arada tutma çabasında.

Yani bana göre Babacan’ın geçmişte başörtüsü üzerinden yapılan ayrımcılığa dikkat çekmesindeki amaç aynı mağduriyetleri kendi aile bireylerinin de yaşadığına vurgu yaparak iktidarın tabanda korku yaratma propagandasını boşa çıkarmaktı.

Ali Babacan’ın niyeti, amacı belki buydu ama yine de muhafazakar kesimin geçmişte yaşadıkları üzerinden mağduriyet vurgusu yapması kimi çevrelerde tedirginlik ve tepki yarattı.

Oluşan bu tedirginliği, tepkiyi geçmişte yaşananları inkar, görmezden gelme veyahut hafife alma olarak yorumlayamayız.

Muhafazakar kesimin bir kısmı da dahil olmak üzere toplumun büyük bir kesimi genel olarak mağdur edebiyatına dayalı siyaset anlayışından bıktı, usandı hatta tiksindi. 

Ali Babacan’ın gözyaşlarına yönelik tepkilerin arka planında bu bıkkınlık ve tiksinti var. 

Çünkü mevcut iktidar 18 yıldır, dindarlara geçmişte yapılan haksızlıklar üzerinden mağdur edebiyatı yapıyor.

Üstelik o mağduriyetleri giderip, yaraları iyileştirme politikaları izlemek yerine bu dönemde yaptıkları haksızlıklara, hukuksuzluklara, baskılara, zulümlere o mağduriyetleri gerekçe yapıyorlar. 

Ne zaman ağızlarını açsalar, “Geçmişte bize de şunu yaptılar” deyip toplumun ensesinde boza pişiriyorlar.

Dindarların geçmişte yaşadığı mağduriyetleri bu iktidar kendi varlığını sürdürmek için bıkmadan usanmadan dibine kadar kullandı.

Üzülerek söyleyeyim ki o mağduriyetler bu iktidarın eliyle iğfal edildi.

Masumiyetini yitirdi.

Mağdur olmanın verdiği ahlaki üstünlük kaybedildi.

Mevcut iktidarın dini bir sopa olarak kullanması, topluma dini bir yaşam tarzı dayatması dahası yaptıkları yolsuzlukları, haksızlıkları, hukuksuzlukları dini argümanlarla meşru gösterme çabaları insanların dine olan duygularını tahrip etti.

Toplumda, muhafazakar kesimin bir kısmında bile sadece mağduriyet vurgularına değil, dini ritüellere karşı da bıkkınlığa dayalı tepki oluştu. 

Çünkü mağduriyet, gözyaşı, dini söyleme dayalı siyaset insanlara Erdoğan’ı ve onun yaptığı haksızlıkları, hukuksuzlukları dahası yaşadıkları acıları hatırlatıyor. 

Hatırlatmakla kalmıyor bu tür söylemlerin mevcut iktidarın siyaset anlayışını meşrulaştırıyor. 

Bütün bunları hesaba katmadan oluşan tepkilere, “Antidemokratik tepkiler” deyip geçiştiremeyiz.

Diğer taraftan ülkemizde son yıllarda akla hayale sığmayan haksızlıklar, hukuksuzluklar yapılıyor.

Yüz binlerce insan KHK’larla işini, ekmeğini kaybetti bir anlamda açlığa mahkum edildi.

Binlerce insan hapislerde çürüyor.

Milyonlarca insan işsizlikten kıvranırken mülakat, güvenlik soruşturması gibi antidemokratik uygulamalarla devlet kadroları parti taraftarlarıyla dolduruluyor. 

“Geçmişte bize de şunu yaptılar” deyip gözyaşı dökenler saraylarda büyük bir şatafat içinde yaşarken milyonlarca insan açlık sınırının altında yaşıyor.

Geçmiş mağduriyetler öne sürülerek topluma bir yaşam tarzı dayatılıyor.

Neredeyse her gün hoca kılıklı bir şaklaban giyimlerini, oturmalarını, gülmelerini, mesleki tercihlerini konu ederek kadınlara hakaret ediyor, aşağılıyor. 

Bütün bunlar olurken amaç, niyet iyi olsa da 20 yıl öncenin mağduriyetlerine vurgu yapmak günümüzde yaşanan haksızlıkları, hukuksuzlukları hafifleştirdiği, değersizleştirdiği, önemsizleştirdiği duygusunun oluşmasına neden oluyor. 

Tekrar edeyim: Dindarların geçmişte yaşadıklarına yönelik oluşan mağduriyetler üzerinden siyaset yapmak toplumu bıktırdı, usandırdı. 

Bütün siyasetçilerin bunu hesaba katması gerektiği kanaatindeyim. 

Çünkü bana kalırsa doğru siyaset toplumun bütününün duygusunu, acısını, hüznünü, endişesini hesaba katıp on göre bir dil oluşturmaktır.

Evet geçmişte başörtüsü üzerinden çok büyük haksızlıklar, hukuksuzluklar yapıldı.

Fakat bugün bunca acı, yıkım, haksızlık, hukuksuzluk yaşanırken üstelik tüm bunları geçmişin mağdurları yaparken 20 yıl öncenin mağduriyetlerine vurgu yapmak yarardan çok zarar getirir. 

Hukukun olmadığı, medyanın kontrol altına alındığı, siyasetin zeminin yok edildiği kutuplaşmanın ayyuka çıktığı günümüz Türkiye’sinde genel olarak siyasetçilerin işi zor, bunun farkındayım. 

Fakat muhafazakar kökenden gelen siyasetçilerin işi daha zor.

Çünkü geçmişte ister AK Parti’de görev almış olsun ister olmasınlar, ne yazık ki sırtlarında ‘muhafazakar siyasetçi’ tanımlaması çerçevesinde son 18 yılın bagajını taşıyorlar.

Üzülerek söylemeliyim ki hepsinin üzerinde bir Erdoğan gölgesi var.

Bunun farkında olmak ve toplumda bir güven duygusu oluşturmak için sağlıklı bir dile ve üsluba ihtiyaç var.

Farklı kesimlerle konuşabilecek, onların da duygularını anlayabilecek, onlara güven verebilecek bir siyasete ihtiyaç var.

Çünkü tek mesele AK Parti tabanının bir kısmını ikna etmek, onların dikkatini çekmek veyahut onları AK Parti’den koparmak değil.

Esas mesele ülkede demokrasiyi, özgürlüğü, hukuku, eşitliği, liyakati, tesis edebilmek için toplumsal bütünlüğü oluşturacak bir siyaset üretebilmektir.

Ali Babacan’ın iyi niyetinden, mağdur edebiyatına dayalı bir siyaset amacı gütmediğinden, dahası geçmişin acılarını bugün yaşananlardan daha üstün tutmadığından kuşku duymuyorum.

Yani kongre konuşmasındaki sözlerinin, gözyaşlarının amacının böyle olmadığının farkındayım. 

Ama dediğim gibi siyaset sadece iyi niyetle yapılmıyor.

Toplumun bütün kesimlerinin duygu ve düşüncesini hesaba katan bunu ifade edecek doğru üslup ve kelimeleri barındıran bir yaklaşıma ihtiyaç var.