• 28.06.2021 06:34
  • (259)

Bir süredir kararsız seçmenleri anlamaya yönelik araştırmaları inceliyorum.

Çünkü Metropoll’ün mayıs ayı anket sonuçlarına göre “Kararsızım”“Sandığa gitmeyeceğim” diyen ve herhangi bir partiyi işaret etmeyenlerin oranı yüzde 23,5.

Yani neredeyse her dört seçmenden biri kararsız.

Sadece bu da değil. Bir de kerhen oy veren seçmenler bulunuyor.

Yani, “Daha iyisi yok, kime vereyim ki” deyip çeşitli nedenlerle kendine en yakın gördüğü partiye mecburiyetten oy veren bir seçmen kitlesi var.

Bunlar da yaklaşık yüzde 25-30 bandında.

Dolayısıyla seçmenlerin yarıdan fazlası mevcut partilere oy vermek istemiyor ve kerhen veriyor.

Peki niçin böyle bir tablo var?

Ne istiyor bu seçmenler? Ne arıyorlar da bulamıyorlar mevcut partilerde? 

Bunca talanın, tahribatın, yolsuzluğun, adaletsizliğin, yıkımın olduğu bir ülkede seçmenin dörtte birinin kararsız, bir o kadarının da kerhen oy vermesi hakikaten ilginç bir durum. 

Bu konular üzerine kafa yorarken fark ettim ki ben de bir kararsız seçmenmişim. 

Dahası sadece ben değil, etrafımdaki herkes neredeyse benzer durumda.

Karşılaştığım herkese şu soruyu yöneltiyorum: Demokrasi birlikteliği kurulmaz, ortak bir aday, güçlü bir kadro üzerinde anlaşılmazsa biz kime oy vereceğiz?

Aldığım cevaplar neredeyse aynı: Bilmiyorum.

Kararsız seçmenlerin niçin kararsız olduğunu irdeleyen anket verilerine geçmeden önce müsaade ederseniz kendi kararsızlığımın nedenleri üzerine birkaç cümle etmek istiyorum.

Ben de kararsızım çünkü:

  1. Mevcut siyasi mücadeleyi bir iktidar mücadelesi olarak görmüyorum.

Yani içinde bulunduğumuz durum bir partinin gidip başka bir partinin iktidar olması meselesi değil, ‘demokrasi mi, otoriterlik mi?’ seçimi olacak. Bu nedenle bir partinin tek başına bu misyonu üstlenebilmesini imkan dahilinde görmüyorum. 

  1. Ekonomide, adalette, demokraside, toplumsal barışta… her alanda ağır bir tahribat yaşanıyor. Kurumlar çökertildi, değerler tahrip edildi.

Bu devasa yıkımın üstesinden bir partinin tek başına gelebileceğine inanmıyorum. 

Toplumun her kesiminin dahil olduğu bir restorasyonun daha sahici ve sağlıklı olacağını düşünüyorum.

  1. Muhalefeti yetersiz buluyorum. Yeterince cesur ve kararlı değiller. 

Dahası iyi muhalefet yapamayanın iyi iktidar da olamayacağını düşünüyorum. 

Muhalifken bile bu kadar tedirgin, hesaplı, durumun ciddiyetini kavramaktan uzak davrananların iktidar olduğunda ülkeyi toparlamak için yeterince cesur ve dirayetli olabileceğine dair ciddi endişelerim var. 

  1. Partilere baktığımda sadece genel başkanları görmüyorum. 

Öyle olsaydı oy verebileceğim birçok parti olabilirdi. Ama ben o partilerin kadrolarına da bakıyorum. 

Kadınlara, gençlere yeterince yer verilmemesi, siyaseti meslek haline getirmiş kimi siyaset simsarlarının köşe başlarına koyulması partilere inancımı zayıflatıyor. 

Dahası bazı partilerde Erdoğan ve Bahçeli’den daha çatışmacı, daha milliyetçi, daha din/mezhep/değer istismarcısı kimseler, bazı partilerde yolsuzluk hassasiyeti en az Erdoğan kadar aşınmış insanlar varken ve genel başkanlar da bu insanlardan rahatsız olmuyorken sırf Erdoğan’dan kurtulalım diye bunları görmezden gelemiyorum. 

“Erdoğan gidince bu kimseler mi gücü ele geçirecek ve ben de bunun ortağı mı olacağım” düşüncesini zihnimden atamıyorum. Bu durum bir partiyi tercih etmemi zorlaştırıyor. 

  1. Demokrasi, eşitlik, insan hakları, adalet, temiz siyaset, ilkeli olmak gibi konularda muhalefet yeterince kararlı ve hassas davranmıyor. 
  2. En önemlisi de söylenenlerden daha çok yapılanlara yani herhangi bir olay karşısında alınan tavra, tutuma bakıyorum. 

Muhalefetin söylemleri demokrasi, hukuk, dürüstlük, birlik, bütünlük gibi vurgular içerse de hayati konularda aldığı tavırlar, tutumlar büyük bir çelişki barındırıyor ve bu da bende büyük bir güvensizlik yaratıyor.  

Çünkü ne söylediğimiz değil, nasıl davrandığımızdır önemli olan. 

***

Evet, başka daha birçok gerekçe sayabilirim ama kararsızlığımın temelinde yatan nedenler ana hatlarıyla bunlar. 

Ama bütün bunlar seçimleri boykot edeceğim, sandığa gitmeyeceğim, kimseye oy vermeyeceğim anlamına gelmiyor.

Benim kararsızlığımın giderilmesi için demokratik kültürü olan güçlü, kararlı, dirayetli, cesur bir ortak adaya ve toplumun her kesimini içinde barındıran, yıpranmamış yeni yüzlerin, yani gençlerin ağırlıkta olduğu, liyakat esas alınarak seçilmiş bir restorasyon kadrosuna ihtiyaç var.

“Adayın demokrat, güçlü, kararlı, dirayetli olması önemli” diyorum çünkü bütün kadrolarıyla parti devletine dönüşmüş bir oluşum var artık. Bunun üstesinden gelmek için cesarete dirayete, kararlılığa en önemlisi de demokratik kültüre ihtiyaç var.

Öylesine bir adayın bu yapının altında ezileceğini düşünüyorum. 

Böyle bir birliktelik ortaya çıkması durumunda kararsızlığımın bitmesi bir tarafa seçimlerde şehir şehir, kapı kapı dolaşıp demokrasi mücadelesine katkı verecek bir hale de gelirim. 

Benim kararsızlık nedenlerim bunlar. Şimdi gelelim anketlerdeki kararsız seçmenin niçin kararsız olduğu ve tam olarak ne istediği meselesine. 

Partili demokrasinin bütün dünyada bir krizde olduğu, genel olarak bütün dünyada tek tek partilerin, seçmenin ihtiyacını karşılamadığı dahası bu nedenle neredeyse her ülkede seçime katılımın çok düşük olduğu bir gerçek. 

Fakat yine de bizdeki durum biraz farklı.

Çünkü ülke, tarihinin en büyük siyasi yıkımıyla karşı karşıya.

Buna rağmen seçmenin hala kararsız olabilmesi incelenmesi ve üzerinden düşünülmesi gereken bir konu. 

Bu konuda birçok araştırma var.

Politikyol internet sitesinde sevgili Nezih Onur Kuru “Kararsız seçmen profilini tanıyalım” başlıklı yazısında bu araştırma sonuçlarını irdelemiş. 

Mesela kararsız seçmenlerin yüzde 87,8’i kendisini ‘ortaya yakın’ olarak tanımlıyor.

Yani inançlardan, ideolojilerden, kimliklerde, mezheplerden bağımsız bir siyaset talebi var. 

Bu veri bize partilerin kimlik, inanç, mezhep gibi değerler üzerinden siyasi söylem ve kadro oluşturmasının, istismar siyasetinin kararsız seçmenleri olumsuz etkilediğini gösteriyor. 

Başka bir veri de şu: Kararsız seçmenlerin yüzde 61,4’ü ekonomideki sorunu hiçbir partinin tek başına çözeceğine inanmıyor.

Yani muhalefet bu seçmen kitlesine ülkeyi daha iyi yönetebileceğine, sorunların üstesinden gelebileceğine dair bir güven veremiyor.

Kabul edelim ki polemik siyasetinin, laf dalaşının, iktidara ağzının payını vermenin bu güveni sağlamaya bir katkısı yok.

Yani iktidarın kötü olması muhalefeti iyi yapmıyor. 

Muhalefetin, enerjisini iktidarın ne kadar kötü olduğunu göstermeye değil, kendilerinin ne kadar iyi olduğunu göstermeye ve buna toplumu inandırmaya harcaması gerekiyor. 

Çünkü yüzde 65 seçmen iktidarın ne kadar kötü olduğunu zaten fark emiş ve uzaklaşmış durumda. 

Tekrar edeyim: Muhalefetin seçimde bir varlık gösterebilmesi için bütün enerjisini iktidarla kavga yerine iktidara mesafeli mevcut seçmene güven verme üzerine kurması gerekiyor. 

Çünkü kararsız seçmenle beraber iktidar karşıtı seçmen oranı yaklaşık yüzde 65 bandında. 

Bu yüzde 65 bir amaç birlikteliği oluşturursa ve muhalefetin ülkeyi daha yaşanabilir hale getirebileceğine inanırsa mevcut iktidarın yüzde 35 oyla -ki bu oranın dörtte biri de daha iyisi yok diyerek kerhen veriyor- bu birlikteliğin karşısında durması neredeyse imkansız hale geliyor.

Bütün bunlar bize gösteriyor ki yaşadığımız mevcut tıkanıklığın asıl nedeni iktidar seçmenlerinin partilerini terk etmemesi değil, iktidara mesafeli seçmenlerin bile muhalefete mesafeli durması. 

Bu mesafeyi ortadan kaldıracak bir yaklaşım geliştirilmediği sürece ve sadece “İktidar şöyle kötü”, “Böyle berbat işler yapıyor” demek bir anlamda havanda su dövmek gibi oluyor.