• 12.10.2021 06:24
  • (205)

Asıl söylemek istediklerime geçmeden önce bir konunun altını çizmek istiyorum.

Bu yazının konusu muhafazakar kesimin endişelerine ve bu endişelerin hesaba katılmasına vurgu yapmak değil.

Çünkü ülke endişesi muhafazakarların endişesini kat be kat geçmiş durumda.

Dahası toplumun her kesiminde ciddi endişeler var, ülke muhafazakarlardan ibaretmiş gibi sadece onların endişelerine vurgu yapmanın, bu endişeyi önemseyip buna göre politika belirlemenin farklı kesimlerdeki rahatsızlığı daha da artırdığını, bütün bunların toplumu bir amaç etrafında birleştirmekten çok ayrıştırdığını düşünüyorum.

Yani ülke ağır bir tahribat altındayken ve toplumun geniş kesimlerini ülke ve yaşam endişesi sarmışken muhafazakarların endişeleri birinci öncelik olamaz, olmamalı.

Fakat benim başka endişelerim var.

Müsaade ederseniz bugün size son dönemde giderek artan ciddi endişelerimden bahsetmek istiyorum.

7 Haziran 2015 seçimlerinde tek başına iktidarı kaybeden AK Parti ne oldu da beş ay sonra yapılan 1 Kasım seçimlerinde oyunu yüzde 8,63 artırarak yeniden tek başına iktidar oldu?

Veyahut 2018 cumhurbaşkanlığı seçimlerini muhalefet niçin kaybetti?

2018 seçim sürecinde yapılan mitinglere katılım yoğunluğu, oluşan siyasi atmosfer, özellikle de sosyal medyadaki hava CHP adayı Muharrem İnce’nin lehine görünüyordu.

İnce’nin ilk turda kazanamasa bile ikinci tura kalacağına neredeyse kesin gözüyle bakılıyordu.

Fakat seçim sonuçları açıklandığında beklentilerin tersine bambaşka bir tablo çıktı ortaya.

Peki niçin?

Bu soruya vereceğimiz cevap bugünler, özellikle de 2023 seçimleri için hayati derecede önem taşıyor.

“Endişeliyim” derken tam da bunu kastediyorum.

Yani ülke yeniden 2018 sendromuna doğru koşar adım ilerliyor.

Moral üstünlüğü muhalefette olmasına rağmen 2018 seçimleri niçin kaybedildi sorusuna yönelik yüzlerce analiz ve yorum yapıldı.

Bu analiz ve yorumlarda aklı başında siyasi gözlemcilerin, siyaset bilimcilerin ortaklaştığı bir nokta vardı. Seçim sürecinde, özellikle son haftalarda yaşam tarzı ve siyasi tercihler üzerinden oluşan ‘biz ve onlar’ ayrımı, muhalif kesimde giderek artan “Artık biz geliyoruz” vurgusu, muhalefet adaylarının katıldığı TV programlarının ülke meselelerine çözüm önerilerini konuşmak yerine iktidara yakın kimi gazetecilerin manipülasyonları sonucu bir horoz dövüşüne dönüştürülmesi… Bütün bunlar AK Parti’den kopmuş kararsız seçmenin yeniden partilerine dönmesine neden oldu ve nihayetinde Erdoğan’a bir seçim daha kazandırdı.

Yapılan yorumlar böyleydi.

Bu görüşe ben de katılıyorum

Hatta hem 2015 Haziran seçimleri öncesi hem de 2018 cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde, hem yazılarımda hem konuşmalarımda bu endişelerimi sıklıkla dile getirmeye çalıştığımda ‘felaket tellallığı yapmak’, ‘oyun bozmak’‘karamsarlık yaymak’‘pişmiş aşa su katmak’ gibi akıl almaz suçlamalara maruz kaldım.

Şimdilerde benzer endişelerim var ve giderek de artıyor.

Amacım ne karamsarlık yaymak ne de felaket tellallığı yapmak.

Türkiye’nin, mevcut iktidar anlayışıyla yönetilmesine ne ülkenin ne de toplumun dayanacak gücü kaldı.

Mevcut durumdan çıkmak için hepimize büyük sorumluluk düşüyor.

Bu sorumluluk duygusuyla ve adeta bir feveran halinde giderek artan bu endişelerime dikkatinizi çekmek istiyorum.
Öncelikle belirteyim ki taşıdığım endişeler kişisel duygulara veyahut hissiyata dayalı değil.

Kimi siyasetçilerle yaptığım sohbetler, kararsız seçmenlerden aldığım mesajlar, AK Parti’den kopmuş kesimlerde dönen sohbetler…

Bütün bunlar bana 2018 benzeri bir sendromla karşı karşıya olduğumuzu söylüyor.

Lafı fazla uzattığımın farkındayım.

Ne demek istiyorum?

Anlatayım.

Bütün araştırmalar bize gösteriyor ki yüzde 21 oranında bir kararsız seçmen var.

Yazıya başlamadan önce yorumlarımdan emin olmak için araştırma şirketi Metropoll’ün başkanı Özer Sencar ile konuştum.

Son araştırmada kararsız seçmene şöyle bir soru yöneltmişler: “Bir partiye oy vermek zorunda kalırsanız yani mecburen vermek durumunda kalırsanız bu hangi parti olur?”

Yüzde 21’lik kararsız seçmenin yüzde 16’sı “Hiçbir şartta hiçbir partiye oy vermeyeceğim” cevabını vermiş.

Endişemin birinci kaynağı kararsız seçmenin sandığa gitmeme ihtimali.

Yani katılımın düşük olması durumunda bütün araştırmalar bize bundan en büyük kazancı Erdoğan’ın sağlayacağını söylüyor.

Bunca yıkım, bunca yolsuzluk, bunca yoksulluk, bunca tahribat, bunca adaletsizlik yaşanırken seçmenin yaklaşık dörtte birinin kararsız olması anlaşılır bir durum değil.

Kararsız seçmene durumun vahametini anlatacak, dahası sorunların çözümünde onlara güven verecek, onları inandıracak ve onların zihninde bu seçimin ülke için bir kader seçimi olduğu duygusunu yaratacak politikalara ihtiyaç var.

Fakat bu konuda yeterince cesur, yeterince kararlı, yeterince açık davranıldığı kanaatinde değilim. Hatta yeterli bir çaba gösterildiğini bile söyleyemem ne yazık ki.

Tam tersine bu seçimin bir iktidar değişimi, yani filan parti ile falan parti arasındaki bir yarışa indirgenmesi özellikle son dönemde CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Biz geliyoruz” temalı vurgusunun seçmenin durumun vahametini kavramasını engellediğini, mevcut durumu normalleştirdiğini, meselenin bir rejim krizi değil sadece iktidar değişimi olduğu izlenimi yarattığını düşünüyorum.

Bu da ister istemez kararsız seçmeni rejim krizine daha duyarsız hale getiriyor.

Bir diğer endişe konusu ise muhalefet cenahında giderek artan “Artık biz kazanıyoruz” vurgusu ve bunun yarattığı rehavet.

“Biz kazanıyoruz” duygusu bütün muhalefetin birbirine ihtiyacını da görünmez kılıyor.

Öyle bir havaya girildi ki artık kimsenin kimseye ihtiyacı yokmuş gibi bir algı oluşuyor.

Toplumda oluşan Erdoğan karşıtlığının Erdoğan’ın karşısına çıkan kim olursa olsun orada toplanacağı hesabıyla herkes o karşıtlığı kendi hanesine yazdırabileceği yanılgısına düşüyor.

Siyasetten biraz anlayan aklı başında herkes Erdoğan karşıtlığının tek başına bir adayın ya da bir partinin kazanmasına yetmeyeceğini söylüyor.

Fakat kimse bu uyarılara kulak vermiyor.

Daha üç beş ay önceki ‘Erdoğan kazansa da gitmez‘ anlayışından ‘İşleri bitti gidiyorlar‘ anlayışına bu kadar kolayca geçilmesini de şaşkınlıkla izliyorum

‘Kazansalar da gitmezler‘ anlayışı ne kadar sakıncalı, sorunlu bir anlayışsa ‘İşleri bitti gidiyorlar‘ yaklaşımı da benzer derecede gerçeklikten yoksun.

Dahası durumun ciddiyetinin kavranmasını da engelliyor.

Diğer taraftan Erdoğan’ın kaybetme, yenilme ihtimali üzerin kimilerinin yaşam ve anlayış temelli ‘biz ve onlar’ ayrımının, “Onlar Mehter Marşı ile gidecekler biz İzmir Marşı ile geleceğiz” türü tuhaflıklar ve buradaki ‘biz’ tanımının bir yaşam tarzını, bir mahalleyi işaret etmesi…

Kemal Kılıçdaroğlu’nun geçmişteki “Bu seçim demokrasiden yana olanlarla otoriterlikten yana olanlar arasından olacak” yaklaşımından vazgeçip seçimi CHP ile AK Parti arasındaki bir seçime indirgeyici politikalara yönelmesi…

AK Parti’ye kızanların haklı öfkelerini muhafazakar kökenli muhalefet partilerine de yansıtması ve “Hepiniz aynısınız, siz sadece bu iktidardan kurtulmamıza yardım edin, başka bir şeye karışmayın” tarzı yaklaşımları…

Özellikle sosyal medyada hakim olan muhalefetin moral üstünlüğünü bir iktidar üstünlüğü olarak görüp atılan erken sevinç naraları AK Parti’den kopan seçmenin kendini öteki hissetme duygusunu fena halde kabarttığını ve tüm bunların o insanların istemeyerek de olsa Erdoğan’a yöneleceğini bir kere daha görmemiz gerekiyor.

Tekrar edeyim: Muhafazakarların endişelerini odak yaparak politika yapmak ne kadar sorunluysa bu endişeyi kabartacak, büyütecek ve AK Parti’den kopmuş kararsız seçmeni yeniden Erdoğan’a döndürecek söz ve yaklaşımları da o kadar sorunlu buluyorum.

Çünkü bu çok ciddi bir sorun.

Aynen Kasım 2015 seçiminde olduğu gibi, aynen 2018 cumhurbaşkanlığı seçiminin son haftasında olduğu gibi.

2015’den ders alınmadı, aynısı 2018’de de yapıldı.

Şimdi 2018’den de ders alınmayacaksa işimiz gerçekten zor.

Rol yapalım, dereyi geçene kadar ayıya dayı diyelim anlayışında değilim.

Ülkemizin bu girdaptan çıkması için gerçekten içsel, düşünsel, zihinsel değişikliğe ihtiyacımız var.

Kimseyi yaşam tarzı, tercihleri, kimliği, inancı nedeniyle öteki görmemek ve ‘biz’ derken bütün ülkeyi kastetmek dahası bunu hissettirecek sahici bir değişime ihtiyaç var.

İktidarı almanın Türkiye’yi almak anlamına gelmediğini, İzmir Marşı’nın da, Mehter Marşı’nın da bizim olduğu duygusunu içselleştirmek ve bunu da bütün topluma yansıtmak dahası bu tür ayrımları ortadan kaldırıp esas meselenin ülke olduğu vurgusunu ön plana çıkarmak gerekiyor.

Aksi takdirde kimse kazanmayacak, hepimiz kaybedeceğiz.