• 1.12.2021 23:51

Abdullah Gül sanırım sosyal medyanın en hassas olduğu konuların başında geliyor.

Esasında bu meseleye girmeye hiç niyetim yoktu fakat Gül üzerinden sürdürülen öfkenin millet ittifakına, yani ihtiyaç duyulan toplumsal birlikteliğe ciddi zarar verdiğini gözlemlediğim için TV programımda mecburen değinmek zorunda kaldım.

Bu konuşmam üzerine tartışma yeniden alevlendi.

“Hiç istemediğim halde bu konuya girdim” diyorum çünkü hayatım boyunca hiçbir siyasetçinin ne taraftarı ne de hayranı oldum. 

Kimsenin avukatı da değilim.

Kişilere hayranlık duyacak, bel bağlayacak, siyasi aktörlere kurtarıcılık rolü yükleyecek yaşı da anlayışı da çoktan geçtim.

Hele ülkenin içinde bulunduğu bu durumda, yani toplumsal birlikteliğe en çok ihtiyaç duyulan bir dönemde kişilere taraftarlık yapmanın, o kişiler üzerinden konum belirlemeye çalışmanın ülkeyi zerre kadar düşünmemek olduğunun da farkındayım.

Ama dediğim gibi, ortadaki durum artık öyle saplantılı bir hal aldı ki, millet ittifakına yani muhalefetin birlikteliğine zarar verir hale geldi. 

Beni izleyenler ve okurlarım bilir, yıllardır yazılarımda ve konuşmalarımda en çok vurgu yaptığım konuların başında toplumsal birliktelik geliyor. 

Sadece ülkenin bu girdaptan çıkışı için değil, bu birlikteliği gerçek bir demokrasinin, yaşanabilir bir ülke olmanın ön şartlarından biri olarak görüyorum.

Bugünlere gelmemizdeki en önemli nedenlerden birinin de her birimizin zihnine ve kalbine işlemiş ‘bizden- onlardan’ ayrımının olduğunun da defalarca altını çizdim. 

Abdullah Gül tartışmalarının da bu ayrımcılık virüsünü en çok yayanlardan biri olduğunu düşünüyorum.

Son programımdaki konuşmamda şöyle dedim: “Abdullah Gül’ü birçok konuda eleştirebiliriz.

Siyaset tarzını, yaklaşımını, gidişatı durduracak hamleler yapacak konumda olmasına rağmen bu konularda çekingen davranmasını, yeterince dirayetli bir tutum almamasını…

Bütün bunlar söylenebilir.

Hepimiz kendi tarzımız ve yaklaşımımız çerçevesinden bakarak bu durumu eleştiri konusu yapabiliriz.

Bundan daha doğal bir durum yok. 

Ama Abdullah Gül’e Atatürk düşmanı demek bunun üzerinden kampanya yürütmek hem ayıp hem de büyük haksızlık.”

Peki niçin durup dururken Abdullah Gül’ün Atatürk düşmanı olmadığını söyleme ihtiyacı hissettim?

Yani nedir derdim?

Yukarıda da söyledim kimsenin avukatı değilim.

Ama ortada bariz ve haksız bir kampanya var.

Dahası bu kampanyanın neden olduğu ayrışma ve bu ayrışmanın da millet ittifakına ve Türkiye’deki toplumsal birlikteliğe verdiği açık zarar var.

Bunu görmezden gelmek bana suyun etrafını dolanmak gibi geliyor.

‘Gül’e Atatürk düşmanı demenin büyük haksızlık olduğunu’ söyledim.

Çünkü defalarca konuştum, sordum, dinledim, dinlediklerimi tarttım.

Tekzip edilmiş bir gazete manşetindeki sözü ve ağır hastalığı nedeniyle katılmadığı bir bayram görüntüsü dolaştırılarak algı oluşturuluyor.

Böyle olmadığını bildiğim halde benden susmamı mı bekliyorsunuz gerçekten?

Esas korkaklık, esas ahlak yoksunluğu, esas kişisel çıkar hesabı gütmek bu gerçeği bildiği halde söylememektir. 

Önüne gelene Atatürk düşmanı yaftası vurmak, Atatürk ve onun değerlerini savunmak değil, tam tersine Atatürk’e, dahası bu ülkeye kötülük yapmaktır. 

Atatürkçülerin iktidarında toplum Atatürk’e, dindarların iktidarında da dine mesafeli hale geldi.

Bu istismarlar yüzünden ülkede milyonlarca insan bu ülkenin kurucu liderinin kıymetini anlamadı, hak ettiği değeri vermedi.

Bunun sonunda da cumhuriyet değerleri büyük bir tehditle karşı karşıya kaldı.

Bundan hiç mi ders çıkarmıyorsunuz gerçekten? 

“Abdullah Gül Atatürk düşmanı değil” demişim diye öfkelenen, hakaretler yağdıranlar siz gerçekten iyi misiniz?

Bundan mutlu olmanız gerekiyorken tam tersine öfke nöbetlerine giriyorsunuz, derdiniz ne sizin? 

Herkes Atatürk düşmanı olunca ya da Atatürk düşmanlarının sayısı çok olunca bundan mutlu mu olacaksınız? 

“Gül aday olsun siz de ona oy verin” demedim, defalarca “İsimler önemli değil, önemli olan muhalif partilerin tamamının ittifakıdır” dedim. 

Buna rağmen beni Abdullah Gül’ü pazarlamakla suçlamak en hafif tabirle terbiye yoksunluğudur.

Kendi arkadaşları iktidar olduğunda, medyadan siyasete her alanı ele geçirdiğinde, daha ilk günden arkasını dönüp çıkmış, bunun için kendince bedeller ödemiş birine, siyasi aktör tercihinde muhafazakarlık faktörünü baz alıyor ithamı yapmak en hafif tabirle ayıptır.

Muhafazakarlık benim için siyasette belirleyici bir faktör olsaydı herkesin koşa koşa gittiği mevcut iktidarın bir parçası olurdum.

Arkadaşlarım olmalarına rağmen ilk günden arkamı dönüp çıkmazdım. 

Bunu da mı değerlendirecek durumda değilsiniz gerçekten? 

Diğer taraftan, bu tür kampanyalar üzerinden inanılmaz bir ayrımcılık yaratılıyor, bunu da mı fark etmiyorsunuz?

Kiminiz Gül’e düşman kiminiz Ali Babacan’a mesafeli, kiminiz “HDP olmasın” diyorsunuz, kiminiz “Ahmet Davutoğlu’nun orada ne işi var”, kiminiz Saadet Partisi’ne mesafelisiniz.

Kiminiz “Muhafazakar kökenli bir aday olursa oy vermem” diyorsunuz, kimileri de “Aday CHP’li olursa oy vermem” diyor.

Biz bir iktidar mücadelesi mi veriyoruz yoksa ülkeyi bu yıkımdan çıkarma mücadelesi mi?

Bu durumda ‘o olursa oy vermem bu olursa oy vermem’ yaklaşımını nereye koyacağız? 

Söyler misiniz bana ülkenin bu yıkımdan kurtulması için birliktelik nasıl sağlanacak? 

Herkes toplumu kendi yanına çağırıyor, bunun on yıldır bir sonuç vermediğini, 2023’te de sonuç vermeyeceğini görmeniz için daha ne olması gerekiyor? 

Bu girdaptan çıkmamız için CHP ve İYİ Parti‘nin oyları yetmiyor, anlamıyor musunuz? 

Muhafazakar kökenli siyasetçilere yönelik ettiğiniz sözlerin o toplum kesimini daha da dışladığını, kendilerine “Bizim burada ne işimiz var” diye sorduklarını görmüyor musunuz?

Böyle yaptığınız için AK Parti’den kopan kararsız seçmen diğer partilere gitmiyor.

Bu durumun seçimlerde yaratacağı tehlikenin gerçekten farkında değil misiniz yoksa bu umurunuzda değil mi? 

Bu tür dışlayıcı, aşağılayıcı, ötekileştirici, nefret dolu yaklaşımların özellikle Kemal Kılıçdaroğlu’nun işini daha da zorlaştırdığını anlamıyor musunuz? 

Bir toplum kesiminde sevilen, itibar edilen siyasetçilere yönelik ettiğiniz sözlerin o toplum kesimini de olumsuz etkilediğini fark etmiyor musunuz?  

Hakaretler, aşağılamalar, dışlamalar yüzünden DEVA, Gelecek, Saadet gibi muhafazakar kökenli partilerin millet ittifakıyla hareket etmesini engelliyorsunuz.

Bu yaptığınızla kime çalıştığınızın gerçekten farkında değil misiniz?

Ortada fol yok yumurta yok, buna rağmen iktidar hayali kurmaya, sizden olmayanları da dışlamaya başladınız.

Türkiye bir toplum kesimi iktidar hayali kuracak durumda mı Allah aşkına?

Türkiye’de barışın, varlığın sigortası olan cumhuriyet felsefesi tehlikede, demokrasi, hukuk, insan hakları bütünüyle rafa kaldırılmış.

Böyle bir ortamda iktidar hayali kurmak, bizden olsun onlardan olmasın yaklaşımına düşmek, dahası nefreti, ayrımcılığı körükleyen söz ve yaklaşımlardan vazgeçmemek bu ülkeyi zerre kadar umursamamaktır. 

Tekrar edeyim: Ülkenin bu yıkımdan çıkması için toplumsal birlikteliğe ihtiyaç var. “Ben de varım” diyen herkese “Gel” demekten başka seçeneğimiz yok.

‘Devleti biz ele geçireceğiz’ aç gözlülüğüyle “O olmasın, bu da olmasın, şunun ne işi var, filan da uzak dursun” demek “Ben ülkede yaşanan bu yıkımı umursamıyorum” demektir.

Mesele Abdullah Gül meselesi değil, onun üzerinden yapılan ayrımcılık meselesi.

AK Parti’den kopan seçmenleri tekrar partilerine mecbur etme meselesi.

Umarım hepimiz aklımızı başımıza toplarız da 2023 seçimlerinden sonra dizlerimizi dövecek durumda olmayız.