Türkiye Irak olur mu?

  • 14.06.2022 06:14

Türkiye’nin en sonunda nasıl bir ülke olacağına dair tartışma yıllardır süregelen bir konu.

Bir ara çoğu kimsenin kafasında “Türkiye İran olur mu?” sorusu vardı.

Sonra bunun yerini Türkiye küçük Amerika mı oluyor? sorusu aldı.

AK Parti’nin muhafazakâr demokrat, ılımlı İslam politikalarını benimsediği dönemlerde bu soru yerini Türkiye Malezya olur mu? sorusuna bıraktı ve bir süre de bu tartışıldı.

Mevcut iktidarın İslamcı otoriter bir çizgiye kaymasıyla beraber tartışmalar bu sefer yönünü “Türkiye Irak veyahut Suriye olur mu?” sorusuna çevirdi.

Türkiye, kültürü ve bu kültüre kaynaklık eden farklılıklarıyla beraber bir bütün olarak kendi olmayı bir türlü başaramadığı, daha doğrusu bu anlayışa dayalı bir siyaset izlenmediği için ülkenin ne olacağı, nereye varacağı tartışmalarının da sonu gelmedi.

Son dönemde en belirgin endişelerden biri Türkiye’nin Irak gibi bir ülkeye dönüşüp dönüşmeyeceği.

Türkiye’nin Irak olması ne demek?

Müsaade ederseniz bu endişeye nelerin kaynaklık ettiğine dikkatinizi çekmek istiyorum.

Tam da otoriter liderlerin istediği şey

Irak uzun yıllar diktatörlükle yönetildi. 

Bu süreçte kurumlar tahrip edildi, bağımsız bir yargı tesis edilmedi, yoksulluk arttı, toplumsal barış ağır yara aldı ve ortak amacı, ortak değerleri bulunmadığı için toplum kimlik ve mezhep temelli gruplara bölündü. 

Irak’a ilişkin siyasi analizlerde artık bütünlüklü bir ülkeden çok, toplumsal yapılardan/gruplardan bahsediliyor. Yani Irak yerine Şiiler, Sünniler ve Kürtlerden… Bu grupların ne yapacağı, hangi tavrı alacağı, hangi meseleye nasıl yaklaşacağı yorumlanıyor.

Çünkü yukarıda da dediğim gibi bu ülkelerde siyaseti ve devletin yapısını, bireylerin değil, bu gurupların tercihi belirliyor. 

Seçimler adeta bu grupların yarışına dönüşüyor. 

İktidar, başbakan Şii olacaksa cumhurbaşkanı Sünni, meclis başkanı da Kürt olmalı gibi bir yaklaşımla yürütülüyor. 

Devlet bir anlamda bu grupların paylaştığı bir aygıta dönüşmüş durumda.

Liyakat bütünüyle devre dışı bırakıldığı için yönetime, ülkeyi en iyi yönetecek, en yetkin kişi değil, bu grupların desteğini alma kıvraklığını gösterebilenler seçiliyor. 

Böyle olunca da sorunlar çözülemiyor, ülke düzlüğe çıkamıyor. 

Son zamanlarda benzer bir tartışmanın hatta yapılaşmanın giderek Türkiye’de de belirginleşmeye başladığı kanaatindeyim.

Mesela muhalefetin adayı konuşulduğunda herkesin aklına ilk olarak “Bu adaya Kürtler nasıl bakıyor?”, Muhafazakârlar veyahut Sünniler oy verir mi?” soruları geliyor.

Ya da muhafazakar kökenli bir aday olacaksa “Aleviler, Atatürkçüler bu adaya oy verir mi” diye tartışılıyor.

Adayın yetkinliği, yönetim kabiliyeti, ülkeye katacağı katma değer, demokratik kültürünün seviyesi gibi olgular değil, grupların onayını alabilme özelliği daha belirleyici hale geliyor. 

Aynen Irak’taki gibi Türkiye vatandaşlarının bireysel tercihleri değil, kimlik, inanç, mezhep eksenli grupların tercihlerinden ve o tercihlerin etki gücünden bahsedilir oldu.

Bu yaklaşımın giderek kanıksanmasını, sanki normalmiş gibi bütün siyasi analizlerin bu anlayışla yapılmasını, bu gruplaşma anlayışı sosyolojinin doğal bir sonucuymuş gibi davranılmasını çok sorunlu buluyorum.

Ne Kürtler ne Aleviler ne Muhafazakârlar ne de Atatürkçüler Türkiye’den bağımsız.

Türkiye iyi olmadan bu toplum kesimlerinin hiçbiri iyi olamaz. 

Yaşanabilir bir Türkiye yoksa bu değerlerin hiçbirinin bir anlamı olmadığını topluma anlatmak ve bu anlayışın ülkeyi sürükleyeceği felakete dikkat çekmek gerektiği kanaatindeyim.

Yukarıda da dediğim gibi bu tür gruplaşmalar en çok da otoriter liderlerin isteyeceği şeyler. Çünkü iktidarlarını toplumun kutuplaşmasına borçlular.

Muhalefet farkında mı?

Burada esas görev muhalefete, yani Türkiye’nin gerçek anlamda demokrasiye ve hukuka dönmesini savunanlara düşüyor.

Ama ne yazık ki muhalefetin muhtemel adaylarının kimliği üzerinden sürdürülen tartışma, daha çok muhalif kesimde yürütülen bir tartışma.

Kürtlerin bir adaya sıcak bakıp bakmayacağı muhalefetin tartıştığı bir konu. 

Adayın Alevi mezhebine mensup olmasının yaratacağı riske dikkat çeken -bana göre haklı -tartışma, muhalefetin neden olduğu bir tartışma.

Adayın muhafazakâr kökenli olması durumunda çıkabilecek sıkıntı, yine muhalif kesimin kendi içinde yaptığı bir tartışma.

Kimileri adayın milliyetçi çizgide olmasını sorun görüyor, kimileri Alevi mezhebine mensup olmasını, kimileri de muhafazakâr kökenli olmasını…

Daha ilginci ise muhtemel adaydaki milliyetçi çizgiyi sorun olarak görenler başka bir adayın Kürt kimliğinin sorun edilmemesini istiyor.

Muhafazakâr biri millet ittifakının adayı olamaz diyenler Alevi birinin aday olmasının sorun edilmemesini istiyor. 

“Aday Sünni, muhafazakâr olmalı” diyenler de Alevi birinin kazanamayacağını söylüyor.

Yani kimse muhalefetin adayını yetkinliği, ülkeyi bu girdaptan çıkarabilme kabiliyeti, demokrasi kültürünün seviyesi üzerinden tartışmıyor. 

Muhalefetin adayı kim olacak tartışması,  sonunda geldi bütünüyle kimlik ve mezhep meselesine indirgendi. 

Bu tartışmalar kuşkusuz en çok da mevcut iktidarın işine yarıyor.

İktidarın gücü Türkiye’yi Irak yapmaya yeter mi bilmiyorum ama sanırım muhalif kesim kendi içinde yaptığı bu türtartışmalarla istemeden de olsa bu amaca hizmet etmiş oluyor.

Ne yapmalı?

Burada yapılması gereken bu tartışmaları geri plana itecek bir hassasiyetle hareket etmek, toplumu zehirleyen mezhep, kimlik, inanç gibi değerleri olabildiğince toplumun gündeminden çıkaracak bir yaklaşım benimsemek.

Hem bu olguları toplumun gündemine getirip hem de toplumun bu olguları dikkate almamasını istemek gerçekçi bir yaklaşım değil.

Bunca yolsuzluğa, bunca hukuksuzluğa, bunca yıkıma rağmen bile pozisyonunu değiştirmeyen bir toplum kesimi varken, dahası kutuplaşma nedeniyle demokratik kültürün bütünüyle zayıfladığı bir dönemde toplumdan yüksek bir demokratik tavır beklemek anlaşılır bir şey değil. 

Tekrar edeyim: Eğer derdimiz ya da birinci önceliğimiz ülkemizin normalleşip yaşanacak hale gelmesini sağlamak, bir Ortadoğu ülkesine dönüşmesini engellemekse esas olan, kimlik-inanç-mezhep tartışmalarını başlatacak, başlatılmasına zemin yaratacak yaklaşımlardan uzak durmak, aday belirlerken bu hassasiyetlerin istismar edilmesine fırsat vermemek, toplumdaki grup hassasiyetlerinin giderek daha da belirgin hale gelmesine neden olacak sözlerden kaçınmaktır. 

Toplum olarak demokratik kültürümüzün de ahlaki hassasiyetimizin de içler acısı durumu ortada.

Böyle bir sorun yokmuş, demokratik kültürümüz yeterince yüksekmiş, kimlikler, mezhepler, inançlar istismar edilip toplum manipüle edilmezmiş gibi davranırsak Türkiye’nin Irak olmasına katkı vermiş oluruz.

Böyle bir ülkede siyasetçiler kendi grubu üzerinden elde ettiği konumu muhafaza edebilir, talip olduğu makamı kazanabilir ama biz toplum olarak cehennem hayatı yaşarız.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.