Leyla İPEKCİ
Leyla İPEKCİ

Gazete: Yeni Şafak GAZETESİ

Kılıcın mızrağın okun acısında Müslüman’ın hüznü

  • 15.09.2018 00:00

 Muharrem hüznüyle başlayan takvim nasıl bir başlangıçtan alır içimizi? Nereye hicret ettirir sürgün yemiş gibi böyle en uzaklara hepimizi yaralı bereli? Ki bütün uzakları içimizde mahrem kılan o hicret nerede sonlanır döke döke yapraklarını her vakit?

Eylül hüznü nasıl da yakıştı Muharrem’e bu yıl. Bana mı öyle geliyor? Buruk acıya gönül neden dayanır? Neden sever bilmeden hüznü? Neden yol ağlar her geçtiğim? Deve ağlar, kervan ağlar, aç susuz onca yolcu? Bir Hüseyin için kaç talip eder can feda, kaç imam kalır ezansız namazsız kanlı yaşlarla, beş vakit ağlar?

***

Dönüp dolaşıp geldiğim, gölgesinde dinlediğim ağaçlardan birinin altındayım. Gövdesine yaslanmış, dallarından olgun bir meyve gibi sarkmışım. Öylesine bir salınma hali. Kederini içine akıtıp geri kalan ne varsa toprağa düşme bahanesiyle insan tozuna karışma uğraşındayım.

Nasıl da zor büyükşehirde, gündemin, güncelin içinde, saatler beni yutarken böyle bir ağacın altında durmak. Gövdesine tutunmak. Gözyaşını göğsüne akıtmak.

Hatta girip kovuğuna, dünyanın tenhasında kendi çekirdeğine biraz daha yaklaşmak, biraz daha. Hüseynî bir hüznün ne olduğunu bilmeden bilen bütün azalarımla birlikte. Ayrılık var sanıp ağlamak. Ağlamak.

***

“Ezelden ağlarım akdı dü çeşmim kanlı yaşımla / Ne hâbım var ne rahat var yanan cismimde can ağlar!” dedi Osman Kemali baba, Kerbela’nın kanlı hatırasıyla.

Sonra. Bütün varlığın bana yakın olduğunu, her şeyle birlikte ağlarken bu Muharrem günlerinde, bir ağacın altında bir an için anlar gibi oldum. Ağlamak: Anlamak!

Öylesine sonsuza açılan bir an olsa. Hiç bitmese. Bakıyorum, her şeyin hammaddesinde benden bir öz varmışçasına bakıyorum. Ezelden beri ağlar mı bu sarp kayalar, bu dağlar, bu yokuşlar içimde?

Yas tutan ay ve güneş, çığlık çığlığa yakar mı sinemi? Sıkıntımı belamı, bir sıkımlık taze canımı vuslat ehli olmadan huzura döndürebilir miyim?

Ondan mı bu bitmeyen hüzün bendeki? Halbuki O her şeyden ses veriyor iken. Dinle! Aşıkların inleyişi, ağlayışı yeşil çadırın içinden duyulmaktadır. Senin ciğerin, senin için o. Ağla, inle.

***

Pek çoğumuz efsane peşinde. İçinden bakabilen biri varsa, işitecek. Hikâye, şikâyet, hurafe, dedikodu, vehim, yargı, önyargı, son yargı, art niyet, peşin hüküm, taksitli hüküm. Bitmez tükenmez efsanelere ağlıyoruz.

Nerede Hüseyin’in sırrı? Varlığın silinmeyen gözyaşı?

Nerede eşyanın anası, ervahın babası? Vuslat olur mı hiç kansız, olur mu hiç Kerbela’lar belasız? Velev ki kılıçla kanla en celalli yüzüyle gelsin yegâne sevdiğim! Nurdan damlar durur o! Zatı’ndan sıfatına bakan kim?

***

Her buluşma sevmek demez miyim, kalkınca tozu dumanı? Sevemeyen buluşabilir mi? Bulur mu er meydanında hakikat ruhunu? Vuslat eder mi kendi gerçeğinin nuruyla, Kerbela’dan ya da gel beladan?

Böyleyken işitememek! Ah diyorum, sevmekle işitiyorsun ancak. Bir şeyi çok sevince, her şeyi sevmeyi öğreniyorsun, bütün sevemediklerini. Sonra medeniyet geliyor.

Bir ağacın kovuğunda medeniyet.

“Dönüşüp aslını idrak edince, algın tamam olur ki ona gönül denir.” Etrafa bakıyorum. Başka duyan var mı diye. Gönül-medeniyet! Her zaman esinledi beni; Gönülliyet!

Her şeyden çok var etrafımda. İsimlerden, cisimlerden bilmediklerim, tanımlı tanımsız sıfatlardan öyle çok ki. Nerede peki sırr-ı Hüseyin?

Bir türlü veremeyenlerin, kendine ayıranların, sahip olduğunu sananların nesi vardır verecek? Kendini veremeyenlerin her şeye verecekleri bir cevap vardır ama illa. Nefsimizi temize çekmekten hangi Yezid’lere çağrı atıyoruz bilerek bilmeden?

Yirmi bin kişinin attığı okta yok muydu benliğimiz, açık gizli kibrimiz? Yok muydu Yezid’lerin ateşini harlayan yakıtta bizim nefsimizin suretleri hiç?

***

Seven odur ki, kendine ait sandığı hiçbir şeyi kalmayana kadar verebilen. Daha zoru, benlik. En büyük tıkaç. Takoz. Engel. Kendini veremeyenler hakkıyla sevemiyor. Hangimiz bunu tastamam idrak edebildik de rızkımızı dışımızda aradık?

Kendi dışında kalan ne varsa rızkındır denir ya. İşte içine ala ala dönüşüyorsun. Ta ki her şey içinde ola. Boynuna, aynına, boğazına saplanan ok dahil.

Düştüğün toprak olsan, ağacın gövdesi, kökleri derken hepsi dahil sende toplansa, dışarıda bir şey kalmayana kadar, içinde olsa, içten içe hep tüter misin ey seven, ey aşık, alemlerin göz bebeği?

Aşk belaya belî demek değilse nedir? İçinde olanı içinden vermek. Ah Kerbela dedim bir daha.

«««

Kâinata sığmayan hangi celal insanın gönlüne sığmıştır acaba? Ta ki dışarıda celalden hiçbir şey bırakmaya, her şey cemalini gösteren gönül ola! Manayı işaret dilinde izleyip, ta ki sen olasın mana.

Hüseyin’in kanıyla yıkanan kılıcın mızrağın okun acısını Müslüman’ın hüznünden kim ayırabilir bugün elan? Mana yaşını tamamladığında, aslına kavuştuğunda artık alem amel olmuştur. Varlığın Resul olduğunun ispatı, Muhammed’le (sav) tamamlanan mana değilse nedir?

Değişen bir şey yok ama her şey değişmiştir! Dışı Kerbela, içi “işittik itaat ettik!”

Hüseyin. Sevenlerin vücudunda (vicdanında) sarmalanan yumak. Asla sadece pamuk yumağı değil. Bilen bilir, işiten işitir, nasıl da demir gibi olduğunu sevenin. Nasıl celali yaydığını ve kendinde topladığını.

Hüseyin: Başsız gövden, gövdesiz başın. Ey gönül!

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.