• 25.06.2020 00:00

 Geçmişin Dünyası

Devletlerin ortaya çıkışı sanki birkaç yüzyıllık bir olaymış gibi görünse de aslında binlerce yıl geriye gidiyor. Neolitik devrimle birlikte göçebelikten çıkıp toprağa yerleşen insanlar, önce köylerde yaşayan kabileler biçiminde örgütlendiler. Her kabilenin bir şefi, bazılarının şefe danışmanlık yapan yaşlılar meclisi vardı. Sonra o kabilelerin bazılarının bir araya gelmesiyle köyler ortaya çıktı. Zamanla köyler kent devletlerine, kabile şefleri krallara dönüştü. Kentler savaşla ya da anlaşmayla bir araya gelerek daha büyük devletleri oluşturdular. Bu devletlerde kral en tepede yer alıyordu. Kralın, genellikle soylulardan oluşan bir danışma meclisi vardı. Buna karşılık örneğin Avrupa’da orta çağda krallar çok da güçlü değillerdi. Toprak sahibi soylular arasında kraldan daha güçlü olanlar vardı. İngiltere’de daha 1215 yılında bu güçlü soylular, kral yurtsuz John’a yetkilerini sınırlayan Magna Carta Libertatum’u imzalatmışlardı.    
 

 

Orta çağa egemen olan feodal ekonomik yapının temel üretim birimi geniş topraklara yayılı bir yerleşim ve üretim alanı olan, feodal beylere ait malikâne adı verilen topraklardı. Bu topraklarda sistemin ana üretici gücü olan ve serf denen köylüler üretim yaparlar, ürettiklerinden kendilerinin yaşamı için gereken miktarı aldıktan sonra geriye kalanı beye verirlerdi. Serflerin malikâneyi terk etmesi söz konusu değildi. Her feodal beylik kendine yeter bir ekonomiden ibaret olduğu için bir anlamda dışa kapalı bir ekonomik sistem söz konusuydu. Dışa kapalılık gelişmenin de önünü tıkayan bir durum yaratmıştı. Dışa kapalı sistem, artı ürünün ticaret yoluyla değişimini sınırladığından pazar ekonomisi ve rekabetin yeterince gelişmesi de mümkün olamamıştı.
 
Coğrafi keşifler ve uluslararası ticaretin, sömürgeciliğin ve giderek ticaret kapitalizminin (merkantilizm) yayılması feodalitenin yavaş yavaş tasfiyesine yol açtı. Bu gelişim Fransız Devrimiyle devam etti. Sanayi devrimi ticaret kapitalizminden sanayi kapitalizmine geçişe altyapı yarattı. 19’uncu yüzyılın ortalarında hız kazanan bu gelişme, giderek dünyayı mal ve hizmet ticareti açısından ortak pazar haline getirdi. Sanayi kapitalizmini, finans kapitalizmi izledi. Finans kapitalizmi gelişirken yavaş yavaş çok uluslu şirketler ortaya çıktı ve egemen devletlerle ekonomik gücü paylaşmaya başladılar.
 
20’nci yüzyılın sonlarına doğru başlayan küreselleşme macerasına girilirken bütün dünyanın tek bir üst yönetim altında bir araya gelmesi gibi bir düşünceden yola çıkılmıştı. Avrupa Birliği böyle bir bütünleşmenin en başarılı örneği olarak sunuluyor ve savunuluyordu. Ne var ki işler planlandığı gibi gelişmedi. Küresel kriz, Avrupa Birliği’ne ağır darbe vurdu. İngiltere birlikten koptu. Bazı başka ülkeler de birlikten ayrılmayı ciddi olarak tartışmaya başladılar. Daha da önemlisi, mesela Yunanistan krizinde olduğu gibi, ülkenin birlik üyesi olmaması hâlinde krizden daha kolay çıkabileceği düşüncesi fazlasıyla taraftar bulur oldu.  
 
Geleceğin Dünyası
2008 yılında başlayan ve Covid – 19 virüsüyle doruk noktasına çıkan küresel kriz, tek bir piyasa olacakmış, hatta neredeyse tek devlete dönüşecekmiş gibi bir görünüm içinde bulunan küresel sisteme ağır bir darbe vurdu. Bugün bırakın devletlerin yan yana gelmesini insanlar bile yan yana gelemez durumdalar.
 
Bugünkü durumdan ileriye doğru baktığımızda geleceğin dünyasıyla ilgili iki görüş bulunuyor karşımızda. İlki, bütün duraklamalara, engellere karşın küreselleşmenin gelişerek devam edeceğini savunanların görüşü, ikincisi küreselleşmenin bundan böyle eskisi gibi gelişemeyeceği görüşü.
 
Ben ikinci görüşteyim. Bir başka ifadeyle üretim, bölüşüm ve paylaşım ilişkilerinin bir yenilenme geçireceğini düşünüyorum. Aslında bunun bir yenilenme olup olmayacağı da tartışmalı. Bir başka deyişle yenilenme gibi görünen bu gelişim, bir çeşit eskiye dönüş şeklinde ortaya çıkacak gibi görünüyor. Covid – 19 kriziyle birlikte tarım ve hayvancılık kesiminin yeniden öne çıkmaya başlamasının kent devletleri modeline dönüşe destek sağlayacağını tahmin ediyorum. Ticarette son yıllarda yükselen korumacılık eğilimlerinin de bu gidişi destekleyeceği kanısını taşıyorum. 
 
Geleceğin dünyasında egemen devlet kavramının yerini yavaş yavaş egemen şirketlere bırakacağı görüşündeyim. Günümüz dünyasında hegemon devlet[i] konumunda ABD yer alıyor. ABD’nin bu pozisyonuna karşı iki farklı meydan okuma var. İlk meydan okuma Çin’den geliyor. Çin, bir yandan eğitime verdiği destekle çok yüksek bir aşamaya çıkardığı yaratıcılığı, bir yandan da ucuz emeği kullanarak ciddi bir rekabete dönüştürüyor. İkinci meydan okuma çok uluslu şirketlerden geliyor. Çok uluslu şirketler öylesine büyüyor ve öylesine gelir yaratabiliyorlar ki küresel sistemdeki çoğu devletten daha varlıklı konuma yükseliyorlar. Bu, onlara büyük güç ve imkân sağlıyor ve küresel ekonomide ve hatta sosyal konularda giderek artan biçimde söz sahibi hale gelmelerine yol açıyor.  
 
Geleceğe ilişkin bu tahminim doğru çıkarsa bugün fazla etkili görünmeyen kripto paraların gelecekte sistemin temel ödeme aracı haline geleceğini beklemek doğal sonuç olur.   
 
 



[i]  İçinde bulunulan dönemde uluslararası siyasal ve ekonomik ilişkilerde egemenliği elinde tutan ve bu ilişkileri etkileme gücüne sahip olan devletlere hegemon devlet adı veriliyor. 19’uncu yüzyılda İngiltere hegemon devlet konumundaydı. 20’nci yüzyılın ikinci çeyreği ile son çeyreği arasında ABD ve SSCB bu konumu paylaşmışlardı. 20’nci yüzyılın son çeyreğinde SSCB’nin dağılması ve küreselleşmenin ortaya çıkmasıyla ABD tek başına bu konuma gelmiş durumdadır. Bugün ABD’nin bu konumunu paylaşacak konumdaki tek güç Çin’dir.