• 22.12.2013 00:00

 Rainer Maria Rilke'nin yanlış hatırlamıyorsam şöyle bir sözü vardı: 'Sevgi, sevilenlere beslenebilecekleri güvencesini verirken, onlara kendileri gibi davranma alanı tanımayı içerir.'

Çocukluğumdan beri bir soru aklımı hep meşgul etmişti. Daha doğrusu, o sıralarda binlerce soru aklımı meşgul ediyordu da, onlardan önemli bir tanesi de şuydu: Neden bazı insanların yanında tedirgin ve sıkıntılı hissediyorken, bu nahoş duyguların tacizinden yalnızken kurtuluyorum? Ya da, neden bazılarının yanında 'kötü', bazılarının yanında 'iyi' hissediyorum.

Bu benimle mi, yoksa onlarla ilgili bir şey mi? Kiminle hesaplaşacağım? Kendimle mi, onlarla mı?

Bu nedenle yalnızlığımı sever, mümkün olduğunca yalnız kalmaya çalışırdım. Babamın dükkânında tek başıma olduğum sabah saatlerinde geçirdiğim vakitlerin kıymeti büyüktü. Ama en güzeli, bir iş için görevlendirdiğim zamanlar olurdu. Dolapdere'deki dükkândan, sanki kırk yıllık mahkûmmuş gibi sevinçle ayrılır, yol parasını simit ve gazoza harcamak için tasarruf yapar, Kasımpaşa sahiline kadar yürürdüm. Oradan Eminönü'ne giden küçük teknelere biner, üzerime sıçrayan kokulu Haliç suyuna hiç aldırmadan hayaller kurardım. Müthişti.

Eski şehrin sokaklarında dolaşmak, bir şekilde kendi tarihimi yazma anlamına gelir, zaman ve mekânda kendime kendimce yer açardım. Algılarımda şehrin sokaklarının yer etmesi önemliydi. İnsan kendisini başkalarında ve dış dünyada tamamlar. Mekân duygusunu yaratmak hayati, hatta engel olunması zor bir içgüdüydü. Şehir, şehrim olmalıydı. Bu, kendimi ve dünyayı tamamlama, tanımlama, tanıma çabamın ayrılmaz bir parçasıydı. Babam Ermeni, annem Çerkesti. İki taraftan da dışlandığımız, garip, izole, çok renkli ama bol dikenli bir cennette yaşıyordum. Her şey birbirinin içine geçmişti ve bu durum çelişki yaratmıyordu.

İşler yolunda mıydı, yoksa beni bekleyen felaketin fırtına öncesi sessizliğinde mi geziniyordum?

Yani hayatın…

O nasıl birşeydi?

Beynim sürekli kayıt yapıyordu. İçinde yaşadığım şehrin sokaklarında dolaşmak, otobüs, vapur veya tren yolculuklarında boş boş pencereden bakmak, varoluşumu bu büyük mekânın içinde tamamlamaya çalışmak ve sanırım, kabul, sevgi, takdir görmek istiyordum.

Açıkçası gergindim ve kendimi çoğunluk başkalarının yanında 'eğreti' hissediyordum. Sanki herkesin bildiği bir sır vardı ve bu benden saklanıyor gibiydi. Gerginliğim, uyumsuzluğum içinde bulunduğum ortamlara yansıyor muydu, içimi görüyorlar mıydı, bir gün birileri 'İşte, aradığımız kaçak bu, yakalayın' der miydi gibi bir korku içimde yer etmişti.

'O bizden değil! Dışarı atın!'

Sonra sonra, bunun var olmanın gerginliği ve sıradan bir durum olduğunu fark ettim. Sıradan olmak gibi bir ayrıcalık daha yoktur. Var olmak gerginlik yaratıyordu. Bu normal olandı. Denize atılan taş gibi, önce dışarılıklı bir unsur olarak yüzey size direniyor, halkalarıyla çevreye 'Davetsiz bir misafir var!' diye alarm gönderiyordu. O taş, yüzeyi kütlesi kadar yarıyor, suyun ve taşın sürtünmesi gerginlik yaratıyor, ama sonra, dibe iniyor, sanki milyonlarca yıldır oradaymış gibi, kendi yerini alıyordu. Bir dakika öncesini bilmeyen bir göz için, dipte yerini bulmuş taş, o denizin esaslı bir parçası olacaktı. Ne garip!

Hiç de garip değil.

Sevgi, insanın içinde bulunduğu ortamda kendisi olma özgürlüğüdür. Görevler, sorumluluklar, beklentiler, beklenenleri verememe endişeleri, roller… Gerginliği yaratan buydu. Oysa sevgi, bunların hepsini dışlar. Bir insan, bir mekân sizi gerçekten seviyorsa, sizi olduğunuz gibi kabulleniyorsa, siz onun yanında hiçbir gerginlik hissetmezsiniz. O yerdeki yeriniz, sanki milyonlarca yıl öncesinden sizin için hazır edilmiştir.

'Neden ona âşıksın' diye sorduklarına, o adamın verdiği cevap beni büyülemişti, izlediğim bir filmde.

'Çünkü o benim en iyi karakterimi ortaya çıkarıyor.'

Onu olduğu gibi seviyor, yargılamıyor, biçimlemiyor… Bu ise sevilen kişide yücelmeye yol açıyor. Varlığı coşuyor ve daha iyi olmak için içsel bir eğilim açığa çıkıyor. Çünkü insan iyidir. Varoluş iyidir. Öz iyidir. Ama öz, taşın dibi bulacağı o yolculukta, birçok tehdit altındadır. Eylemler, etkiler, özü bozabilir. Yolun başında güzel olan özle, menzile daha güzelleşmiş olarak da varabilir, bozulmuş olarak da.

Ama insan, ama her insan, içinde iyi olmayı, kabul görmeyi, sevilmeyi, sevmeyi, iyi hissetmeyi ister. Yürek bunun için sürekli inler, yardım diler. Bazen insanın kendisi bile fark etmez, bilmez bunu. Yürek sürekli dua eder.

Allah da böyle sever. Ama biz onun sevgisini dünyanın sevgisi ile karıştırırız. Koşullu, ama'lı bir sevgidir bu. Ona kendimizi beğendirmeye, kendi kendimizi cezalandırmaya, kendimizi ona bizi sevsin diye kanıtlamaya meyilliyizdir. Oysa, bunun bizden başka kimseyle ilgisi yoktur. Oysa O bizi baştan sevmiştir. Daha bir kan pıhtısıyken, koşulsuz sevmiştir. Ama dünyada öğrendiklerimiz bu doğallığı bozar. Çoğunluk, yakardığımız, Allah'ın mükemmel hali değildir. O bizim ruhumuza yansıyan dünyanın ölçütleridir. Açığımızı arayan, günah ve sevaplarımızda defterimize çentik atan ve hiç acıması, duygusu olmayan mekanik bir ölçme aygıtı gibi.

Rilke ile başladık, onunla bitirelim.

'Sevgi iki yalnızın birbirini selamlaması, dokunması ve korumasıdır.'