• 30.07.2014 00:00

 Keskin devrimlerin dönemi geçen yüzyılla birlikte tarihe karıştı. Bu durum değişimin durduğu anlamına gelmiyor. Temel mücadele, dünya kaynaklarının nasıl kontrol edileceği üzerinden yaşanmaya devam ediyor. Mesela Filistin sorunu ve tanık olduğumuz vahşi Gazze katliamı... Böyle bir katliamın 'demokratik' devletlerin desteği ile nasıl yaşanabildiği ile ilgili tezler genellikle geçersiz. ABD İsrail'e destek veriyor çünkü menfaatleri bu devletle uyuşuyor. Güç dengesini değiştirecek bir faktör devreye girmediği müddetçe yaşanacak olanlar da, bugüne kadar yaşandığı türden olmaya devam edecek. 1967 savaşında İsrail, Mısır savaş uçaklarını havalanmaya bile fırsat bulamadan yerde imha etmiş ve Arap ittifakını tek başına yenmişti. Daha sonra Mısır'ın Enver Sedat üzerinden nasıl devşirildiğini ve Ortadoğu'nun parçalanışını izledik. Arap milliyetçileri de buna sadece Sedat'ı ve birbirlerini öldürerek cevap verdi.

Bugünün dünyasında ne ABD, ne AB tek bir iktidar motifinden oluşuyor. Türkiye'nin de öyle olduğunu bizzat yaşayarak görüyoruz. Çankaya seçimleri, Çözüm Süreci, Filistin, Irak ve Suriye politikası üzerinden ülkeyi kabaca iki bloka ayırmış vaziyette. Ekmel bey boşuna 'Türkiye Filistin sorununda tarafsız kalmalı, Suriye sınırını açmamalıydı' demiyor. Çünkü, Türkiye 20. yüzyıl boyunca sorunsuz işleyen bir sistemde bu başlıklar üzerinden 'kısa devre' yapmaya başladı.

Ekmel beyin adaylığı da bu noktada bir restorasyonu ima ediyor. Bunu kendisi bile bilmeyebilir; ama onu aday gösteren ittifakın yer aldığı blok, Türkiye'nin 'kayan eksenini' eski yörüngesine oturtmak üzere teyakkuza geçmiş durumda. Ama zaten onlar da temel olarak Türkiye'nin rolü açısından aynı dalga boyuna düşüyorlar. Bu iki zihniyetin karşı karşıya geldiği bir egemenlik kavgası. Burada yeni faktör, Erdoğan ve Öcalan'ın yeni Türkiye, Ortadoğu tahayyülleri ve onlara destek veren bilinçli kitleler.

Şimdi artık 'devrimler' veya 'darbeler' algı operasyonları, STK'lar, ekonomi aktörleri ve tabii ki medya makinası ile yapılıyor. İstenmeyen iktidarlar 'demokratik bir operasyonla' indiriliyor, buna kadifenin bir tonunun adı veriliyor. Mesela Ukrayna'da bu denendi. Meşru iktidara karşı çalışan aktörler demokrasi söylemli bir ittifaktı. Sorun şu ki, karşılarındaki rakip Rusya'ydı. Rusya yapmak istediğini yapma özgürlüğüne sahip ender ülkelerden biri. Kırım'ı aldı, Ukrayna'yı da isterse parçalayabileceğini gösterdi ve beklemeye geçti.

Mısır'ın hiç şansı yoktu. Ama Türkiye'de farklı bir şey oldu. Şu anda yaşadığımız süreç böyle gelişmeyecekti. Böyle gelişmemesi çok daha beklenir bir durumdu. Ama Erdoğan'ın açıklanması zor liderlik özellikleri ve halkın tecrübesi, başarılı olsa bir demokrasi devrimi olarak pazarlanacak bir darbenin yarıda kalmasına yol açtı.

Geçen gün Etyen Mahçupyan yine Erdoğan'ın konuşmalarından birisinde çok önemli bir pasaj yakalamıştı. Tıpkı 'Yüzümüzü çevirecek berrak bir su arıyoruz' cümlesinin değerini fark eden ilk kişi olduğu gibi... Bu çok ilginç ve biraz da tedirgin edici. Çünkü yakalanan bu cümleler, Erdoğan liderliğindeki Türkiye'nin neden hala devrilmediğini izah ediyor ve daha geniş kesimlerce fark edilmeyi hak ediyor. Alıntı Dünya İslam Bilginleri toplantısından...

'...Bu toplantıyı ben bir özeleştiri toplantısı olarak görmek istiyorum. İslam bilginleri burada kendi özeleştirinizi, kendi özeleştirimizi yapmamız lazım. Bizim nerede yanlışımız var?... Öldürenin İsrail karşıtı olduğunu söylemek, bizi haklı kılmaz. Öldürülenlerin İsrail'e bakış açısı, acaba o öldürenden farklı mı?.. Yeryüzündeki tüm Müslümanların, tüm Müslüman alim ve kanaat önderlerinin bir anlığına durup samimi bir kalple, 'bize ne oldu, bize ne oluyor' diye sormalarının vakti gelmiştir ve geçmektedir... Dünyayı suçlamak, Batı'yı suçlamak işin en kolay tarafı... Dünya susarken, Batı susarken maalesef İslam dünyası da susuyor, İslam dünyası da seyrediyor... Ondan sonra diyoruz ki Batı niye susuyor? Sen Batı'yı bırak, sen önce kendi içinde, evin içinde, ailenin mensupları (olarak) bu işi sahiplenmezsen diğeri bunu sahiplenir mi?'

Bir başka paragrafı da ben buraya almak isterim. Konu Gazze katliamına yönelik tepkilerin Musevi vatandaşları rahatsız edici bir retoriğe savrulması üzerineydi:

'Türkiye'deki Museviler bizim vatandaşımızdır. Biz vatandaşlarımızın can güvenliğinden mal güvenliğinden sorumluyuz. Onlar bize emanettir. Geçenlerde bir kuruluş çok ağır ifadeler kullandı. Ancak o türden bir şey, ne bizim tarihimizde var ne de İslam inancımızda var. Medine şehir devletini kuran bizim peygamberimizdir. Kimlerle kurdu? Yahudilerle kurdu. Dolayısıyla duygusal davranmak suretiyle kalkıp da sokakları tahrik etmek doğru bir şey değil. Biz buna asla yanaşamayız. Biz orada asla taşkınlığa prim veremeyiz, yol veremeyiz.'

Erdoğan, evet cesur ve halk desteğine sahip bir lider. Ama başarısı bir tür 'Gestalt switch' yaşaması. Olaylara farklı açılardan bakmaktan çekinmiyor, öğreniyor, öğretiyor ve buradan hareketle hep alışıldık olanı değil, yeni ve özgün bir stratejiyi tercih ediyor. Öngörülemezliği, oyunu eski kurala göre oynayan ve Erdoğan'dan da alışıldık tepkiler bekleyen rakiplerin tarih dışılığından kaynaklanıyor.

Erdoğan yeni bir aklı ve ahlakı inşa ediyor. Tabanı bunun önemini ve geçmişle farkını hissediyor. Türkiye'de ciddi bir sorun olan antisemitzme vurduğu darbe bunlardan sadece bir tanesi.

Sorun tabanda değil, kadroların bu söylemin neye tekabül ettiğinin önemini ne kadar kavradığında...