Aborjin renkli yaşamdan kanguru hayalarına...

  • 28.03.2011 00:00

Dün...

Türkiye’de...

1 milyon 692 bin 345 adayın ter döktüğü Üniversiteye Giriş Sınavı bitip...

Marmaray kazılarında Yenikapı’da 8 bin 500 yıllık iki mezar bulunduğunda, zamanın dokuz saat önden koştuğu Avustralya’da saat gece yarısını geçmek üzereydi...

Gün hızlıca akıp gidivermişti...

***

Avustralya Kıtası’nda sonbahar hüküm sürüyor...

Ama biz gene de rahatça, üstelik de akşamüstü, Pasifik Okyanusu’a girip gönlümüzce yüzebildik...

Ne okyanus dalgalarının hırçınlaşmasını kara benizli deniz kuşlarını andırır bir şekilde denizin içinde bekleyen rüzgâr sörfçülerinin, ne de kıyıda güneşin tadını çıkaranların gündeminde, ülkenin en büyük ve en kalabalık eyalet seçimlerinde üç dönemdir iktidarda olan İşçi Partisi’nin ağır bir gümbürtüyle devrilmesi vardı...

Liberal Parti çok büyük bir zafer kazanarak rakibini kelimenin tam anlamıyla ezdi.

***

İsteyip durduğun “insan odaklı” gerçek bir yaşam nedir deseler...

Avustralya derim...

İsteyip durduğun “özgürlük” nedir deseler, Avustralya derim...

İsteyip durduğun “refah” nedir deseler, Avustralya derim...

Zaman buralarda hükmünü çoktan icra etmiş ve siyasetin işlevini hayatın minnacık bir alanına hapsetmişti...

Bireyin hayatını her anıyla nitelikli bir şekilde yaşaması, her şeyin önüne geçmiş.

Toplum siyasetin ve siyasetçinin kölesi değil, hayatının efendisi olmuştu...

***

Sidney Limanı’nda mayo yerine çaput bağlamış, çıplak ve boyalı bir Aborjin’in çaldığı ilkel müzik...

Hediyelik eşya reyonlarında Kıta’nın simgesi haline dönüşmüş olan kanguruların hayalarından yapılmış anahtarlıklar...

Gene kanguruların ellerinden yapılmış sırt kaşıma çubukları...

Ve gençliğimde düşkün olduğum Pisarro’nun binlerce noktalardan oluşturduğu “puantizim” akımıyla yarattığı sakin pastoral resimleri yeniden aklıma düşüren, Aborjinlerin bir ilkokul çocuğu saflığıyla doğayı tasvir eden renkli desenlerinden oluşan o hediyelikler...

***

Yirmi bin kilometre uzaklıkta bu bizlere çok yabancı ülkede net bir rakamla ifade edilemeyen ama yüz elli bin civarında olduğu söylenen Türk kolonisi ile on altı, on yedi yıldır sürekli gelişerek faaliyet gösteren on yedi Türk okulu var.

Herkesin devletin resmi dili olan İngilizceyi konuştuğu, iki yüze yakın ülkeden insanların irili ufaklı topluluklar halinde yaşadığı kıtada beş yıldır da Türkçe Olimpiyatları yapılıyor...

O olimpiyatların, ana dili Türkçe olmayan yabancı öğrencilerin şiirler ve şarkılar söylediği finalinde, Can Yücel’den yaşamı hikâye eden bir şiir dinlerken telefonuma Hakan ve Kerem Karabiniş’den sarsıcı bir mesaj geldi:

“Babamı bu sabah kaybettik. Sizi çok severdi biliyorsunuz. Bugün defnediyoruz”...

***

Parıltılı beyni yaşamına yük olan, ilerden yürümenin çilesini zaman zaman içkilerle dindirmeye çalışan bin yıllık sevgili dostum İzmirli Zafer Karabiniş’in kalbi Cumartesi sabahı, işyerinde kahvaltı yaparken duruvermiş...

Ambulans hemen yetişmiş ama o yorgun kalbi sonsuzluğa demir atmayı inatla yeğlemiş...

Çaresizlik içinde kıvrandım...

Köklü ve soylu bir Marksist, tavizsiz bir Egeliydi...

***

Hani şairin dediği gibi bir mektup alırsın, ortalık bayram yeri... Bazen de bir mektup alırsın, etraf kapkaranlık...

Bu cennetin yeryüzüne düşmüş bir parçası olan Sidney’de, İzmirli Zafer’in hiç beklemediğim ölümü beni duraklattı...

Yaşam nedir?

Hayali anahtarların sürekli kapılarını açmaya uğraştığı hayali bir boşluk mu?

Cevap aramaktan vazgeçtim.

8 bin 500 yıl önceki iki en eski vatandaşımızın Yenikapı’da bulunan mezarını da sadece tarihi bilgi olarak algılayacaklarından çok emin olarak, üniversitelerde geleceğin peşine düşmek için sınava giren milyon milyon gencin aklı karışsın istemedim.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar