İyi ki doğmuşsun be babacığım

  • 19.06.2011 00:00

Madem ‘babalar günü’, sözü, yazıya tutkun bir ‘çocuk’, sonra da yazıya tutkun bir ‘baba’ olmuş bir yazara bırakalım. 2000 yılında, 74 yaşına basarken, ‘kendi yaşam öyküsünün’ kısa bir özetini şöyle anlatıyordu:
“22 Haziran 1927’de, bir perşembe günü saat gecenin 11.30’unda doğmuşum; dedem Tatar Hasan Paşa’nın, bücür bir gökdelene dönüştükten sonra da hala bir dairesinde oturmakta olduğum köşkünde...

Babamın memur olarak oradan oraya dolaşması sonucu, ilkokulun ilk sınıfına Edirne İstiklal Mektebi’nde başlayıp, ilkokulun üçüncü sınıfını da Ankara Mimar Kemal İlkokulu’nda bitirdikten sonra; 1936 Eylülünün son günü, bir akşamüstü Galatasaray Lisesi’nin Ortaköy’deki ilkokul bölümüne bırakılıverdim.

Henüz 8 yaşındaydım ve hiç bilmediğim bir ortamda ilk kez yapayalnız kalıyordum...

10 yıl sonra 1946’da Galatasaray Lisesi’ni bitirirken, İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun Yeni Adam dergisinde her hafta bir yazım yayınlanıyordu... Küçükken sevilmediklerine inanan çocuklardan bazıları, hiç değilse kendilerini tanımadıkları kişilere beğendirmek için yazıya yönelirler. Galiba farkına varmadan ben de, o psikolojik rayın üstüne doğru kayıvermiştim...

Ve babam Ankara’da olduğu için, 1946 Ekimi’nde Ankara Hukuk Fakültesi’ne başlarken, Ulus gazetesinde de çalışmaya başlamış ve 40 lira olan ilk maaşımı da almıştım.”

***

Bir yıl sonra 75 yaşına basarken farklı bir ‘yalnızlıktan’ söz eder:

“Galiba ben hiç büyümeden yaşlandığım için, yaşlandığımı da yeni yeni fark etmeye başladım. Nerdeyse iki yıl öncesine kadar, apartmanın bizim daireye kadar olan 220 basamağını, 5-7 dakika arasında çıkabiliyordum. Şimdi artık gözüm kesmiyor...

Hiç mi hiç aklıma gelmemişti; daha doğrusu, aklımın köşesinden bile geçmemişti 75 yaşımı selamlayan bir yazı yazacağım.

Gençliğimde yaşlı yazar dostlarım; hep o yaşta yaşamışlar, hiç genç olmamışlar gibi gelirdi bana. Üstelik de, o kadar iyi anlaşırdık ki onlarla; sanki aramızda hiç yaş farkı yokmuş gibi...

Benim gençliğim, kendimden on beş, yirmi, otuz, kırk yaş daha büyük ozan ve yazarların sıcacık dostluk havuzları içinde geçti.

Bugün bilemezsiniz nasıl özlüyorum Refik Halit’i de, Hüseyin Cahit’i de, Válá Nurettin’i de, Nadir Nadi’yi de, Haldun Taner’i de, Aka Gündüz’ü de, Cahit Sıtkı’yı da...”

***

Bir sonraki 22 Haziran’da, ‘yazarlık’ macerasını da hikâye eder:

“Ne 77 yaşına basacağım gelirdi aklıma ne 77’ye bastığım günün de ilk yazısını yazacağım.

Adımı ilk kez basılı olarak gördüğümde, yıl 1942’ydi; ben 14 yaşındaydım ve lise 9’daydım...

Ondan sonra sürdü gitti şiirler, çeviriler, yazılar, piyesler, denemeler, portreler, romanlar, gezi anıları, hatta alfabe...”

***

“Lisedeyken, her hafta sonu okuldan çıkınca Babıâli’ye, Fransızcadan çevirdiğim ünlü bir yazarın bir öyküsünü götürürdüm, belki basılır, diye... Ama basılmazdı, ben yine götürürdüm. Yeşilay dergisi de dâhil, çeşit çeşit dergilere şiirler, yazılar yollardım... Herhalde seviyordum yazıyı. Belki de, yatılı bir okulda neredeyse unutulmuş; hafta sonlarında dahi gidecek bir yeri bulunmayan; cebinde sadece müdür muavininin, - babamın bıraktığı harçlık parasından -, her cumartesi verdiği 1 lirası; yapayalnız bir genç olmanın, ‘var olduğunu’ kanıtlamaya dönük tek tutkusuydu yazı...”

***

Her bebek, kendine özgü bir kum saatiyle mi doğar?

78’e basarken bu kanaattedir:

“Taşradan gelme birkaç küçük çocuk ve koskocaman bir kimsesizlik vardı, deniz kıyısı okulunun rıhtımında...

Çocuğun henüz bilmediği, uzun yıllarca da bilemeyeceği gizli bir kum saati çalışıyordu.”

***

Seksenin gelişi selamlanırken de yaşam şiarı bir kez daha tekrarlanır:

‘Yazıya layık olmak.’

“Hele hele 60’ını da aştıktan sonra; akıl ve öngörü radarlarının dışına düşmeye başlar, daha hangi yaşlarla el sıkışıp tanışacağın...

Bendeniz ise, ne yalan söyleyeyim, 80’imle de karşılıklı havada avuç şaklattığımız şu sırada; bir türlü akıllı uslu, olgun ve ağırbaşlı olamadım.”

Geçen sene de şöyle yazar:

“Bendenizin 30’undayken, aklıma mı gelirdi 83’ünü de bitirip 84’üne basacağım.

45’ine bastığımda da öyle bir olanağım yoktu, 70’ine bastığımda da... 85’ine basıp basamayacağımı, bilme olanağım da yok bugün...”

***

Nasıl birisi o?

Cevabı gene kendi efsane yazılarından biri olan ‘Bir tılsımı vardır hayatın’ adlı yazısındaki bir paragrafla vereyim:

“Böyle bir tılsım yoksa... İsteksiz isteksiz oluyorsan tıraşı; bir küf bağlamışsa bütün heyecanlarını; bir şey demiyorsa sana Güney Amerika’nın Gerillosları, bir çıplak kadın vücudu düşünmüyorsan en ciddi konferansta ve bir anda çalıştığın yerden istifayı basıp çekip gitmek gelmiyorsa içinden... Bir kapı önünde tozlu bir paspas bile olamazsın.”

***

Bugün babalar günü.

Üç gün sonra da 85 yaşına basacak olan babamın yaş günü... Onun satırlarına sığınarak babamı anlatmak ve sizin hoşgörünüze sığınarak da böyle bir babaya sahip olmakla biraz övünmek istedim...

Bütün babaların babalar gününü kutlarken, babama da ‘iyi ki doğmuşsun be babacığım’ diyorum...

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar