Gene Eylül

  • 1.09.2011 00:00

Sait Faik’in benim için ne ifade ettiğini anlattığım bir televizyon programı için Burgaz Adası’ndayken leyleklerin gittiğini görüverdim...

Mevsim değişimleri benim için hiçbir zaman alıştığım bir şey olamadı...

Leyleklerin gidişi de...

Gidiyorlardı... 

Daha doğrusu Marmara Denizi’nin bulutları arasından, hep birlikte açılıp kapanan beyaz ve ışıklı kanatlarıyla, sihirli bir rüzgârla büklüm büklüm dalgalanan ipek bir şal gibi kayarak akıyorlardı. 

Bir ‘veda partisinin’ sonuna ancak yetişmiş gibi o ‘göçmen kuşlara’ kayboluncaya kadar baktım. 

Zaten kaybolmaları da uzun sürmedi.

***

Eylül’e doğru hep sorduğum soruları, leylekler ufukta solgun bulutların ardında kaybolurken sordum. 

Sahi önceden hangisi göç ederdi? 

Güneşin keskin ışıkları mı? 

Yaz sabahlarının ılıklığı mı?

Kuşlar mı? 

Leylekler gittiği için mi güneşin ışıkları solar, güneş ışıkları solduğu için mi leylekler gider?

Bunları sordum ama Eylül’ün geldiğini anlamak için takvimlere bakmak, Ağustos’un yaprak yaprak ölmesini beklemek ya da leyleklerin bizi terk ettiğini görmek gerekmiyor. 

Eylül’ün ve Sonbahar’ın yabancı ve uzak öncü ışıkları, Ağustos’un erimiş altın kıvamındaki ışıklarının arasına leyleklerin gitmesinden epey önce sızmaya başlamışlardı bile...

***

Keskin ve uzak Sonbahar ışıkları... 

Berrak ve serin Sonbahar rüzgârları... 

İnsan yaşlandıkça hepsiyle daha mı aşina oluyor yoksa daha bir hayranlık dolu acemilikle mi şaşakalıyor?

‘Aykırı anlamlar arayıp durma

güz biter sular köpürür de

kapanmaz gülüşünün açtığı yara

uçurum olur cellat olur her gece

Her gece yeniden bir talan başlar

acı ses olur, ses deli bir yağmur

eski bir eylüle gireriz böylece’

***

Bu yıl...

Keskin ve uzak Sonbahar ışıklarının, berrak ve serin Sonbahar rüzgârlarının arasında, acemi bir hayran gibi üzerlerine titreyerek dolaşıyorum... 

Sanki...

‘Alıştığımız bir şey’ olmayacak bu yaşam... 

Ne kadar ‘alışmış’ gibi yapsak da...’

***

Burgaz Adası’nın yokuşlu yollarında, bu seneki Eylül’ün ve Sonbahar’ın habercisi bodur nar ağaçlarının dallarındaki yeni yetme mahcup pembemsi narlara rastladım...

‘Türkiye’de lüfer, Amerika’da ‘blueberry’ vakti. Çocukların ‘okula dönüş’ vakti’ diye mırıldandım...

Ardından...

Sait Faik’e Cahit Sıtkı’dan selam yolladım:

‘Ayva sarı, nar kırmızı

Bir ateşmiş yaşamak.’ 

Hilmi Yavuz’un da hatırı kalsın istemedim:

‘eylül! kırılgan mevsim!

cam hançeri güzün

dağılırdı kalbimde

birden gecenin ve gündüzün

perdesiyle örtülürdünüz

tenhâyla ve tül

dolardı içim... eylül!’

***

Sabah serinliği... Berraklaşan ışıklar... Sararan yapraklar... Akşamları giyilmeye başlayan hırkalar... 

Rakılara eşlik eden palamutlar...

Yeniden bir Eylül, yeniden bir Sonbahar... 

Yaşamın Eylül’leri ve yaşamın Sonbahar’ları birbiri ardına yuvarlanıp gidiyor.

İnsan yaşlandıkça hepsiyle daha mı aşina oluyor, yoksa daha bir hayranlık dolu acemilikle mi şaşakalıyor?

Bilmiyorum...

Ama bu yıl, keskin ve uzak Sonbahar ışıklarının, berrak ve serin Sonbahar rüzgârlarının arasında, acemi bir hayran gibi dolaşıyorum...

Bu sabah da balkon kapısını açacağım...

Berrak ve serin bir ışıkla aydınlanmış eski tanışım olan rüzgâr içeri dolacak...

Sonbahar’ın şöyle bir değip geçen ilk rüzgârları, diyeceğim...

Kendi kendime mırıldanacağım: 

‘Eylül geldi’.

Sanki Eylül’ün sadakatinden vazgeçmesini bekliyormuşum gibi, mırıldandığım bu küçücük cümleye gene kendim şaşacağım...

‘eylül! kırılgan mevsim!

cam hançeri güzün

dağılırdı kalbimde

birden gecenin ve gündüzün

perdesiyle örtülürdünüz

tenhâyla ve tül

dolardı içim... eylül!’

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar