• 14.04.2021 22:25
  • (277)

4 Nisan Pazar günü Anadolu Ajansı’nın, “Emekli amirallerin darbe çağrışımlı bildirisi” başlıklı haberini ve benim için hiç de sürpriz olmayan daha sonraki gelişmeleri, tavır ve yaklaşımları hüzünle izlemeseydim, basın tarihine kaldığım yerden devam edecektim.

 

Subliminal mesajla darbecilik imalatı

 

Karikatürlere de konu olan “sublimal mesajla darbecilik” garabeti, savcı Can Tuncay’ın imalatıdır.

Can Tuncay eziyet olsun diye, uzun bir resmî tatil öncesi, 10 Eylül 2016 tarihinde, bir Cumartesi sabahı saat 06:00’da, Ahmet Altan ve beni bu suçlamayla göz altına aldırdı. O tarihte 35 yaşındaydı.

Anayasa ve yasalara aldırmadan beni tevkif eden, hal ve tavrını hiçbir meslek grubuyla hâlâ ilişkilendiremediğim, 10. Sulh Ceza Hâkimi Selami Yılmaz bile savcının “subliminal” kelimesinin anlamını bilmediğini söylemişti.

Can Tuncay’ın hazırladığı iddianamenin ve bu iddianame üzerinden yürütülen davanın hukukla hiçbir irtibatı olmadığı, Türkiye ve Avrupa’nın en yüksek mahkemeleri tarafından hüküm altına alındı.

AİHM’in dün çok gecikerek, Ahmet Altan için verdiği ihlal kararı da bu maskaralığı bir kez daha vurguladı.

Ama iddianame savcısı da, o iddianameyi kabul ederek yargılama yapıp sonunda Anayasayı yok sayan mahkeme üyeleri de hâlâ görevde. Maaşlarını da vergilerimizle biz ödüyoruz.

***

Gözaltına aldıran Savcı Can Tuncay, evimin alt üst ederek aranmasına izin veren 5. Sulh Ceza Hâkimi Atilla Öztürk, beni sabaha karşı tutuklayan 10. Sulh Ceza Hâkimi Selami Yılmaz, Anayasa’ya saygı gösterselerdi, benim gözaltına bile alınmamam gerekirdi.

İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Kemal Selçuk Yalçın ve üye Mehmet Akif Ayaz, 27. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı şimdi Yargıtay üyesi Abdurrahman Orkun Dağ ve üye Seval Alaçam da Anayasa Mahkemesi kararlarına direnerek anayasal suç işlediler.

Ancak o dönem Anayasa’yı ve hukuku yok sayan sadece bu özel zevat değildi.

 

Subliminal mesajla darbeciliğin yeniden hortlatılması

 

Doğmadan ölmüş olan “subliminal mesajla darbecilik” suçlamasının Anadolu Ajansı aracılığıyla yeniden hortlatılmaya çalışılması da hukuka ihanet edenlerin yargıda istihdam edilmesi kadar şaşırtıcı.

Silivri’deki hücrede, tutuklanmamdan bir zaman sonra, uyduruk ve küçük bir plastik masa etrafında, ufacık ekranı izlerken eski bir askeriye hâkiminin büyük bir rahatlıkla utanmadan, sıkılmadan, ahlaksızca bizlerin “üniformasız terörist” olduğumuzu söylemesine tanık oldum.

Önceki gece ise ekrandan fırlayacakmış gibi hararetle, savcıya ismiyle hitap ederek amiraller için “hukuk” hatırlatması yapıyordu.

Hiçbir hukuksal zemini olmayan sublimal mesaj suçlamasında, hedef yazarlar ise “üniformasız terörist”, amiraller söz konusu ise “hukuk çığlığı.”   

Gene aynı Silivri zindanındayken, şimdi amiraller için “hukuk” diye çırpınan bir tümgeneralin, “âdil yargı olursa ömür boyu gün ışığı” göremeyeceğimizi söylediğine de şahit oldum. 

Askerî hâkim olanın da olmayanın da aslında hukuk filan umurunda değil. Siyaseten hoşlanmadıkları biri söz konusu ise, hükmü en acımasız olanından ânında konduruyorlar.

Evrensel hukuk her seferinde, bunların demokrasi ve hukukla ilgisi olmayan, kışla parfümlü siyaset peşinde koşan kişiler olduğunu da kanıtlıyor.

Keşke siyasal düşmanlıkla değil, hukukun evrensel prensipleriyle daha sağduyulu hareket edebilselerdi bugün aynı suçlamalara muhatap olmaz, haklarında hiç bir mahkeme kararı olmadan apar topar lojmanlardan çıkarılamazlardı.

 

İletişim mecrasında yandaş ya da muhalif etiketiyle çalışan çoğunluk

 

Sadece askerler değil, bu baskı döneminde televizyonlarda görünmelerine izin verilenlerin de pek farklı olmadıklarını, hukuk yerine baskı döneminin dengeleri üzerinde dans ettiklerini görmekteyiz.

Bu denge dansı, kendilerini ‘muhalif’ ve ‘demokrat’ diye tanımlayan kanallarda özel moderatörler eşliğinde yapılmakta…

Yandaşlar da aynı korkunçlukla gaza basmaya devam ediyor…

Amiralleri infaz etmekten çekinmiyorlar... Onların da hukuk filan umurları değil. Talimata göre “görev” yapıyorlar.

Dışarda iken paçalarımızda dolaşan o gariban dalkavuk grubun, ben içerdeyken de nasıl rezil yayınlar yaptıklarını izlemiş, ezik adamların çok tehlikeli olduğuna bir kez daha kanaat getirmiştim. 

Bu gariban eziklerin, ellerinden geleni artlarına bırakmayan iğrençliklerini gördükçe Silivri’de acı acı gülümserdim.

Bilindiği gibi “varlığını herhangi bir kurum ve kuruluştan aldığı para yardımıyla sürdürebilen, bunun için de kendine yardım edenleri körü körüne savunan gazetelere besleme basın” deniyor.

Bunlar da besleme basının, gariban beslemeleri işte… İfade hürriyeti anlayışı da demokrasi anlayışları gibi maalesef.

Aynı suçlama karşısında alınan tavırları izlemek basın tarihi açısından ıskalanmaması gereken eğlenceli bir deneyim. Ama çok da ürkütücü…

Dedim ya kimsenin “hukuk”la ilgisi yok. Üstelik de herkesi çok yakından ilgilendiren ifade özgürlüğünden… Bunun medya eliyle yapılması daha da korkunç. 

Anayasa’da garanti altına alınmış basın hürriyeti hakkının sahibi olan medya mensuplarının çoğunluğunun, düşünce ve ifade hürriyetinin anlamı ve kapsamından bihaber olması endişe verici. 

Bu anayasal hakkın sadece kendisi gibi düşünenler için var olduğunu sanıyorlar. Farklı düşünenlere “ahmak” demekte beis görmeyen bir avamlık söz konusu.   

Onların ifade hürriyeti anlayışı da demokrasi anlayışları gibi maalesef.

***

Subliminal darbecilik suçlaması ile yaşanan bir davanın sonuçlarına baksalar yapmaları gereken tek şeyin, ifade özgürlüğü ve anayasal hakları gündeme getirmek olduğunu görecekler oysa…

Ama amaç özgürlük değil, geçici olarak kurulan ve bozulacağı anlaşılan cami ve kışla parfümlü kavgaya devam etmek.

Bakalım gerçek bir demokrasi ve temel hak ve özgürlüklerin herkes için tek güvence olduğu noktasına ne zaman gelecekler, gelebilecekler mi?