• 22.04.2021 04:10
  • (231)

Araya “ara” girdi. Türkiye’nin tepetaklak gitmesinin en temel iki nedeninden biri liberal demokrasi düşmanlığı, diğeri de siyasal kamplaşma nedeniyle evrensel hukuku yok sayması.

Basın tarihinde yaşananların hep aynı şekilde tekrarlanması da bu nedenle. Son gelişmeler, bunu anımsatan iki yazı yazmama neden olmuştu.

 

***

 

Bu topraklarda yönetimlerin bitip tükenmeyen aydın düşmanlığını konu ettiğim yazıda “6 Kasım 1983 seçimlerinden sonraki Türkiye’de 12 Eylül faşizminin devamı olan çok çarpıcı başka örnekler de göreceğiz,” demiştim… Oradan devam edebiliriz.

 

***

 

Turgut Özal, 20 Mayıs 1983 tarihinde Anavatan Partisini kurdu. 1983 Türkiye genel seçimlerinde 400 kişiden oluşan parlamentoda 211 milletvekili çıkararak tek başına iktidar ve 45. hükümetin başbakanı oldu. 

İçe kapalı, devletçi, vesayetçi, köklü bir yapıyı “düşünce ve ifade hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti, teşebbüs hürriyeti” ilkeleri üzerinden reforme ederek özgürleştirmek istedi.

 

***

 

Turgut Özal’ın Almanya’ya yaptığı, basın tarihi açısından da önem taşıyan bir ziyaretine rastladım.

Ancak ziyareti gerçekleştirdiği tarihi görünce ürperdim: 17 Nisan 1985. Günü gününe ölümünden 8 yıl önce…

İnsanın, ne zaman harekete geçeceğini bilmediği ölümünü içinde taşıdığını dehşet verici bir biçimde hatırlatan bir tesadüf.

 

***

 

O gün olanları Yalçın Doğan yeni çıkan Sussam Susulmaz, Yazmasam Olmaz adlı kitabında şöyle anlatıyor:

“Başbakan Turgut Özal’ın yüzü bir anda simsiyah oldu.

17 Nisan 1985 günü Özal Bonn’da Almanya Başbakanı Kohl ile görüştükten sonra biz gazetecileri bilgilendirmek için bir sohbet toplantısı düzenlemişti. 

Daha sohbete yeni başlamıştı ki, Özel Kalem Müdürü önüne bir not koydu. Küçük bir kâğıt, belli ki, iki satırlık bir not.

Notu okur okumaz, Özal bir anda gerildi, Özel Kalem Müdürü’ne sordu,‘ne zaman olmuş’ diye, Özel Kalem Müdürü, ‘biraz önce gazeteye tebliğ etmişler,’ dedi.

Ne gazetesi?.. 

Neyi tebliğ etmişler?.. 

Biraz önce ne olmuş?..

Biz arka arkaya bu gibi soruları sıralayınca, Özal berbat bir sesle, ‘Sıkıyönetim Komutanlığı Tercüman gazetesini kapatmış,’ diye açıklama yaptı.”

 

***

 

Yalçın Doğan devam ediyor:

“Nisan 1985...

12 Eylül askerî darbesi sonrasında Kasım 1983’te seçimler yapılmış, Özal tek başına iktidara geleli yaklaşık bir buçuk yıl olmuş, ancak sıkıyönetim hâlâ devam ediyor.

Sıkıyönetim bir gazeteyi kapatıyor ve Başbakanın haberi yok!.. 

Sıkıyönetim Tercüman gazetesini siyasal iradeye sormadan kendi iradesiyle kapatıyor. 

Tam bir skandal ve seçimle iktidara gelmiş bir hükümete sıkıyönetim, yani askerler ‘güç hâlâ bende’ mesajı veriyor.

Asıl haber bu!..

Basın sohbeti dağılıyor, Özal zaten bütün dinamiğini kaybediyor, ne Almanya Başbakanı Kohl kalıyor, ne o tarihteki Almanya başkenti Bonn, hepsi ikinci plana düşüyor.”

 

***

 

Geçen cumartesi Turgut Özal’ın 28. ölüm yıldönümüydü. Sıkıyönetimin başbakandan habersiz gazete kapattığı bir ülkede değişimler gerçekleştirmek istemişti.

Bugün “düşünce ve ifade hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti, teşebbüs hürriyeti” ilkeleri üzerinden özgür bir toplum olduk mu? Ne gezer! Merkez Bankası bağımsızlığı bile duman oldu.

Anayasa’da belirtilen devletin temel nitelikleri “var mı, yok mu” noktasında bile değiliz…

 

***

 

Toplumun kendi refleksleriyle değişip kendini dönüştürmesi gerçekleşmedikçe, siyasi iradenin niyetine göre ileriye yönelik değişim biraz kalıcı oluyor, biraz olmuyor.

 

***

 

Bu toplumun bir türlü değişmeyen acıklı kaderini bir kez daha gösteren bir örnek Yalçın Doğan’ın anlattığı olay. Ama benim aklıma daha başka bir soru takıldı: Özal sekiz yıl sonra öleceğini bilseydi o gün acaba daha değişik bir tepki verebilir miydi?

Oradan daha genel bir soruya kapı açılıyor: Siyasetçiler arada bir “ölümlü” olduklarını hatırlasalar acaba ulusların kaderlerinde değişiklikler olur muydu? Bu bilinç, onların tepkilerini, davranışlarını, siyasetlerini etkiler miydi? Yoksa hiçbir şey değişmez miydi?

Ama tabii asıl soru şu: Neden bazı toplumlar siyasetçilerin kararlarına mahkûm bir şekilde yaşayıp, değişikliği yapacak gücü gösteremiyorlar ve hep aynı kısırdöngünün içinde dönüp duruyorlar?

Niye dönüp dönüp aynı yere geliyorlar?