• 26.06.2021 08:09
  • (143)

Babam 22 Haziran 1927 doğumludur. Dün doğum günüydü.Yaşasa 94 yaşında olacaktı.

 

1980'lerin son dönemini genç nüfusa nasıl anlatabilirim diye düşünürken onun tiplemelerinden biri aklıma geldi: Peşrev Nargile.

 

Peşrev Nargile, altı şalvar, üstü frak bir Türkiye anlatımıydı. İlkesiz bir alaturkalıkla, temelsiz bir alafrangalığın akıl karıştıran sentezini sembolize ediyordu. O günlerde yaşananlar da böyle tuhaf bir karışımdı.

 

***

 

1980 askerî darbesi faşist bir darbeydi... Ama ekonomi politik yaklaşımı piyasa ekonomisiydi. Elbette liberal demokrasi olmadan liberal ekonomi olmazdı, olursa Peşrev Nargile gibi olurdu. Turgut Özal'ın askerlerle ilişkisi de bu tiplemeden farklı değildi.

Bir tarafta faşizan bir askerî zihniyet, diğer yanda bundan nispî olarak uzaklaşmaya çalışan ürkek girişimler...

 

***

 

1980 darbesinden sonra onca uzun zaman geçmesine, arada iki genel seçim yapılmasına rağmen, 1980 sonlarında da Türk basını açısından sıkıntılı dönem devam ediyordu. Ancak basına yönelik yaptırım yasalarının niteliğinde bir değişim oldu. Türk Ceza Kanunu'nun “hakaret suçlarını” tanımlayan maddeleri öne çıkarıldı.Bu biraz da siyaset sahnesinde Özal'ın şahsına yönelik hakaretlerin fazlalaşması nedeniyleydi.

 

Köklü devletçi ve merkezî bir zihniyet, liberal kıpırtılara tahammül etmek istemiyordu. Bir de 12 Eylül rejiminin sol ve Kürt alerjisi devam ediyordu. O konulardaki baskı da diğer koldan ilerliyordu...

 

***

 

1988 yılında Ceza Kanunu'nun hakaret suçlarını cezalandıran, suç unsurları belirtilmemiş olduğu için her türlü yoruma elverişli bulunan 480. ve 482. maddelerindeki para cezaları önemli ölçüde artırıldı.Hakaret suçlarını içeren maddeler, haber ve yazıların yayınını durdurma kararı için de elverişliydi... Uygulamada da öyle oldu; iktidar partisi ileri gelenleri bu maddeleri alabildiğince kullandı.

 

Yine iktidar partisi ileri gelenlerince birçok gazeteci için kişisel “hakaret” davaları açıldı. 

 

***

 

1988 ocağında hükümetçe hazırlanan “Yalan Haber Yasası” tasarısı ise, basının ve basın kuruluşlarının tepkileri üzerine geri alındı.

 

***

 

Bazı yayın toplatma girişimleri, yazar ve gazetecileri kısa süreli göz altına almalar ve yayın durdurma gibi huzursuz edici uygulamalar da devam etti.

 

Örneğin, Milliyet yazarı Mehmet Ali Birand'ın PKK lideri Abdullah Öcalan'la yaptığı söyleşiyi içeren yazı dizisinin yayımlanmaya başlandığı 16 Haziran 1988 günü, gazetenin dağıtımı Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısının istemi üzerine durduruldu, Milliyet toplatıldı. 

 

Savcılık, gerekçe olarak devleti yıkmaya yönelik faaliyetlerde bulunan bir kişinin ve örgütün propagandasının yapıldığını öne sürdü. 

 

Dönemin bir diğer önemli özelliği tüm bu davalar beraat ile sonuçlanmasıydı. Belki de bu Peşrev Nargile'nin üstü fraklı hâliydi... 

 

***

 

Ancak sol dergiler üzerinde farklı ve daha adaletsiz bir baskı sürüp gidiyordu. Bunlardaki uygulamalar daha yerli ve acımasızdı…

 

 “Basın Yasası'nın Ek 1. maddesi gereğince verilen toplatma kararları, çoğunlukla komünizm ve bölücülük propagandası yapmak ya da halkı yasalara karşı itaatsizliğe itmek gibi suçlamalarla alındı. 

 

Siyasi içerikli düşünce dergileri arasında TCK'nın 163. maddesine aykırılıktan da toplatma kararları verilmesine karşın, dergiler hakkındaki toplatma kararlarındaki rakamsal ağırlık büyük bir farkla ‘sosyalist basın organları' diye niteleyebileceğimiz dergilerde toplandı. 

 

Yalnızca bu nitelikte dergilerle ilgili 1986 yılında 2 toplatma kararı verilirken, 1987 yılında bu rakam 10'a yükseldi. 

 

1988 yılının ilk 10 ayında ise kendilerini sosyalist basın olarak-değerlendiren dergiler için 29 toplatma kararı verildi. 

 

Yüzdeye vurursak, yüzde 200 bir artış gösterdi. 

 

Bu dergilerin hemen hemen hepsi İstanbul'da yayımlandıklarından bu toplatma kararlarının çoğunluğu da İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılıklarınca alındı.”

 

Alpay Kabacalı “Türkiye'de Basın Sansürü” isimli kitabında bu dönemin çok detaylı bir dökümünü verir.

 

***

 

1980'li yılların son bölümünü yeniden incelerken, o gün ile bugünü kıyaslamaya imkan veren, çok çarpıcı bir cümleye gene Kabacalı'nın kitabında rastladım:

 

“Bu yargılamalarda alışılmışın dışında sonuçlanan davalara da tanık olundu. 1988 Haziran sayısındaki bir yazısında yayın yoluyla milli duyguları zayıflatıcı propaganda yaptığı savıyla İstanbul DGM'de yargılanan Medya Güneşi dergisi sahibi ve yazı işleri müdürü Cemal Özçelik sorgusunun yapıldığı ilk duruşmada 3 yıl 6 ay ağır hapis cezasına çarptırıldı. 

 

Duruşmada Özçelik'in avukatı dahi bulunmuyordu ve karar şaşkınlıkla karşılandı. Özçelik karar sonrasında Yargıtay'ın cezayı onaması bile beklenmeden Bayrampaşa Cezaevi'ne konuldu.”

 

1988 yılında cezası onanmadan cezaevine konan gazeteci örneği şaşkınlık uyandırıyordu.

 

 2021’de Yargıtay'ın cezayı yersiz bularak kararı bozduğu ama tutuklu gazeteciyi tahliye etmediği örnekler var.

 

Yargı sadece gerilememiş, tepetaklak uçurumdan aşağı yuvarlanmış. 

 

***

 

Uluslararası Basın Enstitüsü Direktörü Peter Galliner, 1 Aralık 1988'de Başbakan Turgut Özal'a bir açık mektup göndererek “hükümeti basına karşı süregelen baskılara son vermeye” çağırdı. 

 

Galliner, basın ve ifade özgürlüğünü sınırlayan, “eskimiş” yasaların “demokrasinin en temel ilkelerine uygun olarak köklü bir şekilde” değiştirilmesini de istedi. 

 

Enstitü'nün 82 ülkede basına yapılan baskıları içeren “Dünya Basın Özgürlüğü” başlıklı raporunun Türkiye bölümünde de, antidemokratik uygulamalardan örnekler verildi.

 

***

 

1989, basın davaları için rekor yılı oldu.   

 

Günlük 16 gazeteye açılan dava sayısı 394'tü...

 

Toplam 394 davadan 211'ini manevi tazminat, 183'ünü de ceza davaları oluşturuyordu. Bu davalarda yaklaşık 400 gazetecinin bir yılın üzerinde hapis cezası ile cezalandırılması istendi.

 

1983 ila 1990 yılları arasındaki toplam gazete tirajları 2.5 ila 3 milyon arasında oynamaktaydı.

 

Günümüzde şişirilen, çarpıtılan, gerçek şatışla tamamen bağı koparılmış rakamlar bile bu rakama ulaşamıyor. 

 

Genel toplam içinde tirajları 1,5 milyonu bulan Sabah, Hürriyet, Bugün ve Yeni Nesil gazeteleri, 1989 yılı içinde 10 gün toplatıldı. 

 

Bunlardan Sabah ve Bugün gazeteleri için, Turgut Özal'ın “kişilik haklarının zedelendiği” iddiasıyla başvurması üzerine önce “ihtiyatî tedbir kararı” verildi. Daha sonra bu kararlar, gazetelerin ilgili nüshalarının toplatılmasına dönüştürüldü. 

 

Hürriyet gazetesi de yerel seçimlerin yapıldığı 26 Mart günü “Seçim Kanununa muhalefet” gerekçesiyle toplatıldı. 

 

Bu karar daha sonra kaldırıldı. 

 

Yeni Nesil gazetesi ise iki kez “Atatürk'e hakaret” eder nitelikte yazılar bulunduğu gerekçesiyle toplatıldı.

 

***

 

31 yıl önceki Türk basınıyla ilgili gelişmeleri irdelerken, Nazlı Ilıcak adına da rastladım:

 

''Bütün bunların yanı sıra, siyasal iktidar basına ekonomik baskılar da uyguladı. Bunun somut örneği ise, Tercüman’ın on dört yıllık başyazarı Nazlı llıcak'ın yazı yazmaktan vazgeçmesiydi. “Hem eşinin sahibi olduğu Tercüman gazetesine, hem de yine eşinin öteki işlerine uygulanan ekonomik baskılar” yüzünden bu kararı veren “Nazlı llıcak, ekonomik baskıya bir başka somut örnek vererek, 'Devlet eliyle verilen ilanların tümünde iki gazeteye ambargo uygulanıyor' diyordu.”

 

***

 

1990'lı yıllar ise çok daha çalkantılı ve kanlı bir döneme gebeydi.

 

Türkiye'de basın tarihi yazmak, ter içinde kalarak baştan sonra gerilimi hiç azalmayan bir korku filmi seyretmek gibi...

 

Ama işin hazin ve acı yanı, yaşananlar korku filmi değil… 

 

Gerçek.