“Yerinde Say Marş Marş”

  • 11.02.2022 06:58

Bugün 9 Ocak 2022…
Geriye doğru 25 yıl sayın…
Hangi yıla vardınız?
1997 yılına değil mi?
Önce orada durup, sonra yavaşça ilerleyelim…   
 
***            
 
11 Ocak 1997 günü Başbakan Erbakan, tarikat liderlerine Başbakanlık konutunda bir iftar yemeği verir.
Yemeğin yankısı büyük olur.
 
***
 
30 Ocak 1997 tarihinde Sincan Belediyesi “Kudüs Gecesi” adı altında bir gece düzenler.
 
İran büyükelçisinin konuk olduğu gecede sahneye konan “Cihad Oyunu” basında büyük tepki oluşturur.
 
Star televizyonu muhabiri Işın Gürel, “Kudüs Gecesi”yle ilgili haber yapmaya gittiğinde fizikî saldırıya uğrar.
 
Bu olayın ardından gerilim iyice yükselir.
 
***
 
4 Şubat’ta ordu Sincan’da tankları yürütür.
Bu hareket başlangıçta tatbikat filan diye açıklansa da sonradan “balans ayarı” olduğu itiraf edilir.
 
***
 
5 Şubat’ta Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Erbakan’ı bir mektupla uyarır.
 
21 Şubat 1997’de “Kudüs Gecesi” sebebiyle Türkiye ve İran, büyükelçilerini karşılıklı olarak çeker.

Dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir, İran’ın “terörist devlet ilan edilmesini” ister. Çevik Bir, 1998’in Ağustos’unda da 1. Ordu Komutanlığı’na atanır.

***
 
25 yıl öncesine döndüm, Sincan’da yürütülen tanklar ertesinde, 5 Şubat tarihli gazete manşetlerine baktım…
 
‘Sincan’da tankların yürümesi Cumhuriyet’e protesto şeklinde yansır: 

“Sincan’da Tanklı Protesto”.
 
Milliyet ise manevra tanımlamasını ve “Sincan Manevrası İktidarı Sarstı” şeklinde bir başlığı uygun görür. 

Manşetin altında “Kudüs Gecesi” ile şimşekleri üzerine çeken ilçe dün palet sesleriyle uyandı, Refahyol dağılıyor mu tartışması başladı” cümlesi vardır.
 
Hürriyet ise “Tank Sesleri” manşetiyle çıkar.

Medya ‘Tank yürütme’ eylemini, demokrasi açısından sorgulamaktan çok uzaktır. Askeriyeyi, demokrasi içinde ‘protesto’ hakkını kullanan bir  kurum gibi sunma çabasındadır.

Bu açıdan bakıldığında,  2022 yılına ulaşmış olmamıza rağmen  Türkiye “Ne askeri ne de sivil vesayet - Demokratik Cumhuriyet” ilkesinden hala çok uzaktır…
 
***
 
25 yıl önce geriye dönünce kendi yazdığımı da merak ettim…
Olayın hemen ertesinde, 6 Şubat’ta Sabah Gazetesi’nde “Din Devleti Özlemi ve Laik Tanklar” yazıma rastladım…
 
25 yıl önceki bu yazıyı nerede durduğumuzun belgelenmesi açısından ilginç buldum, paylaşmak istedim :
 
“Refah Partisi yönetimi, ‘din devleti’ özlemi çeken ve prototipini İnter Star muhabiri Işın Gürel'e alçakça saldıran Sincan Belediyesi militanının simgelediği fanatik yanı ile devleti demokratikleştirerek ‘inanç özgürlüğüne’ imkân kılınmasını isteyen nispeten demokrat tarafı arasında yaptığı samba dansında ölçüyü kaçırmışa benziyor...
 
Devletin "ideolojisi" olmaması gerektiği görüşüne sahip çıkmak, demokratik bir devletin sınırlarını belirlemek, bireyin haklarını evrensel kriterlere göre saptamak aslında bugünkü tartışmaların büyük bir bölümünü ortadan kaldırır.
 
Ama bunun için ‘fanatiklere’ göz kırpmaktan vazgeçmiş, Taksim'e ve Çankaya'ya cami gibi pratik hiçbir yararı olmayan, simgesel inatlaşmalardan kaçınan, gerçekten ‘demokrasi ile Müslümanlığı’ evlendirecek demokratik bir partiye gerek var...
 
Anlaşılıyor ki Refah Partisi'nin mevcut yönetimi bu demokratik akılcılıktan yoksun...
 
Kendi içindeki ‘din devleti’ isteyen fanatiklerini dışlamak niyetinde değil...
O halde marjinalleşme ile yığınsallaşma arasında da tercihini küçülmeden yana koyuyor demektir.
 
* * *
 
Diğer yandan ‘demokratikleşme’ yerine ‘laiklik’ kavramına çok daha fazla vurgu yapan ve ülkeyi 1930'lardaki Türkiye şartlarında dondurmak isteyen diğer bir kesim var...

Onların da güvencesi ve simgesi, sıkışınca ortaya çıkan ‘laik tanklar’...
 
* * *
 
Ama ‘laik tanklar’, Ankara'nın bir ilçesinde ‘din devleti’ arzulayan birinin nasıl olup da seçimi kazanarak belediye başkanı olabildiğinin ‘sosyo-ekonomik’ nedenini tartışmıyor...
 
70 yıllık Cumhuriyette neden hâlâ aktif nüfusun yarısının köylerde yaşadığı da ‘laik tankların’ gündeminde değil...
 
‘Laik tanklar’ yargı kavramına da pek güvenmemekte...
 
Zaten ‘yargıyı’ doğru dürüst işletsek, Sincan Belediye Başkanı da hesabını adliyeye verir, Işın Gürel'e hayasızca saldıran insan bozması gözü dönmüş fanatik de aynı gece yakalanarak adliyeye sevk edilir... Bunun hesabını başkasının sormasına gerek kalmaz.
 
Ama biz yargının neden herkesin güveneceği bir işlerlik kazanamadığını da araştırmıyoruz...
 
Refah'ın fanatik tabanı gencecik kız muhabirlere saldırınca ortaya ‘yargı’ değil, ‘laik tankların’ yaptırımı çıkıyor...
 
Burada ‘demokrasi’ arayanlar, bir fanatiğin yumruğu ile ‘laik tankların’ korku salması arasında sıkışıp kalıyor.
 
* * *
 
‘Şeriat mı, ordu mu’ ikilemi arasında neden sıkışıp kalmışız?
 
Bunun cevabını, önceki gün Susurluk Komisyonu'na ifade veren Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı Hanefi Avcı'nın anlattıklarında bulabiliyoruz:
 
‘Çetenin siyasi kolu ve başında bulunan kişi Mehmet Ağar, polis içindeki ayağı İbrahim Şahin'dir. MİT'teki bağlantısı Mehmet Eymür ve Duran Fırat olan çetede Korkut Eken de bu ekibin sivil ayağını oluşturur.
 
Askerî kanat içindeki sorumlusu da Jandarma Tuğgeneral Veli Küçük’tür.'
 
Emniyet Genel Müdürlüğü'ndeki üst düzey bir bürokratın açıkladığı gerçekler, toplumun neden ‘ciddi bir devlet örgütlenmesinden’ mahrum kalarak ‘şeriat ya da darbe’ ikileminde debelendiğini anlatıyor.
 
‘Çeteleşme’ eğiliminin devlete böylesine hâkim olduğu bir ülkede, tabii ki çalışan nüfusun yarısı tarımdan paçasını kurtaramaz, tabii ki kişi başına gelir üç bin dolara bile ulaşamaz, tabii ki bir yaşına gelmeden ölen bebeklerin sayısında dünyada başa güreşiriz...
 
Bu tablodan da ya Refah'ın şeriatçısı çıkar ya da askerin ‘laik tankı’...
Ama gönenç çıkmaz, demokrasi çıkmaz, çağdaşlık çıkmaz...

 
* * *
 
Son günlerdeki karabasanı anımsatan tabloya rağmen umudu yitirmemek lazım.

Türkiye'nin kurtuluşunun ‘din devleti’ özlemlerinin karanlığında olmadığı tartışılmayacak kadar açık...

Ama çare ‘laik tanklar’ da değil... Çare olsalar Türkiye bugün çok başka yerlerde olur, laikliğin koruyuculuğunu tanklar üstlenmez, Sincan Belediyesi'ni de Refah Partisi kazanamazdı...
 
* * *
 
Türkiye bu kabustan devletini demokratikleştirerek, üretimini ‘bilgi çağının gereksinmelerine’ uyarlayarak kurtulur...

Ama bunun için önce ‘çeteleşme’ eğiliminin tasallutundan kurtulmuş ‘gerçek bir devlete’ ihtiyaç var...

Ne ki kimse onun peşinde değil...

O nedenle, Sincan Belediyesi'nin yobazı ile laik tank arasında sıkıştık zaten.”

 

***

Çeyrek asır önceki bu yazıyı okuyunca da…
İnsan hüzünleniyor…
Türkiye sürekli çalkalanıp duruyor…
AB standartlarında bir demokratik Cumhuriyet özlemiise  hep büyüyerek devam ediyor….
Olmuyor…
Ama neden olmuyor?
Bir umut söz konusu olacak ise, 1997 yılından bugüne son 25 yılda yaşananları teşrih masasına yatırarak bir doktor titizliğiyle çok derinlemesine incelemekle olacak…

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.