Cehaletin kutsandığı toplumlarda bilgi tehlikelidir

İlk gençlik yıllarımızdan bu yana geçtiğimiz bütün duraklarda ezberletilen “kadim medeniyet” hayallerine kendimizi öylesine kaptırdık ki bir türlü o günlerden bugünlere gelemiyoruz.

Siyasetçilerimizden, düşünce ve bilim insanlarımıza kadar hemen herkes söze “Biz öylesine kadim bir medeniyetin varisiyiz ki atalarımız at sırtında bütün dünyaya barış ve insanlık götürdü” cümlesiyle başlayıp zihinlerimizi pembe hayallere daldırdılar. Kuşkusuz bu geçmişte kurduğumuz medeniyetleri, imparatorlukları toptan inkar etmek ya da yok saymak anlamına gelmiyor. Akla ve hakkaniyete uygun olan; her dönemi kendi tarihsel ve sosyolojik şartları içinde değerlendirerek pozitif ve negatif yönleriyle birlikte görebilmektir.

Ama gelin görün ki yaşadığımız dünyanın olgusal gerçekliğinden koptuğumuz için geçmişte medeniyete kattığımız kültürel, sanatsal ve felsefi birikimlerin üzerine yeni değerler katmak yerine, medeniyet birikimlerimizi siyasal faydaya indirgeyerek bütün bir geçmişi “siyah-beyaz” kavramı üzerinden toptancı bir yaklaşımla değerlendirmeyi tercih ediyoruz.

Bu yüzden de ne İslam kültürünün tarihsel süreç içindeki gelişim eğrisini, ne de varisi olmakla övündüğümüz Osmanlı’nın kültürel, sanatsal ve felsefi yürüyüşünü hakkıyla kavrayabiliyoruz. Bu çerçevede Prof. Dr. İlhami Güler’in şu tespitine yakından bakmakta yarar var:

12. yüzyıldan itibaren Arapça yazılmış Felsefi-Bilimsel eserlerin Latinceye çevirisi ile Batılılar (İbn Sina ve İbn Rüşd örneklerinde olduğu gibi), skolastik-teolojik düşünceden sıyrılıp, Felsefi Bilimsel (mantıkî-nedensel) düşünme yolunda ilerlerken; Türklerin hegemonyasında (Selçukîler-Osmanlılar) İslam imparatorlukları Gazzâli (Eşari-Tasavvuf), Sühreverdi, Molla Sadra, Devvani (İşrak Felsefesi) ve İbn Arabi, S. Konevi, D. Kayseri (Tasavvuf) önderliğinde “Teosofi-Teoloji” yolunda yürümeyi tercih etmişlerdir. Akdeniz’in doğusu, “Doğu”lulaşmıştır. Batılılar, 16. Yüzyıldan itibaren fiziksel morfolojileri ve toplumsal formasyonları, Felsefe ve Bilim ile (Keşifler) kavramsallaştırmaya çalışırken; Müslümanlar, düşüncede fiziksel ve toplumsal gerçekliklerden (nedensellik-olgusallık) koparak “Medreselerde” skolastik-metafizik-mistik olarak kaldılar.” (Perspektif Online)

Maalesef yıllardır gelenekselleşen “şanlı ecdat” ezberlerimiz yüzünden bugünkü dindarlıklarımız da, milliyetçiliklerimiz de, solculuklarımızda büyük oranda sahtedir. Kabul etmek gerekiyor ki kalitenin ve rasyonel aklın hamasetle örtüldüğü çorak bir kültürel iklimde gerek entelektüel mahallede, gerekse farklı toplum katlarında ne geçmişin birikimlerini anlama, ne de sorgulama imkanı yoktur.

Oysa bilgilenme özgürlüğünün bulunduğu, muhalif düşüncelerin özgürce tartışılabildiği “olgun toplumlarda aslolan, bilginin aydınlığıdır, bunun aksi olan toplumlarda ise gün ışığı olmayan izbe yerlerde, küflü köşelerde ve mümkün olan en dar çerçevede tutulur bilgi. Orada olayların açıklanmasına yönelik ne bir malumat, ne bir açıklık, ne de bir inkişaf vardır; o kuytu köşede ancak toplumları öldüren mikroplar türemektedir.” (Muhammed Hamid el-Ahmeri, entelektüelin sorumluluğu, s.71, mana yay.)

Türkiye dahil pek çok İslam ülkesinde özellikle zirveden inişe geçilmeye başlandığında farklılıklara, eleştirel düşünceye müsamaha ile bakılmadığı için kültürel çeşitliliğin önü açılamamış, cehalet adeta kutsanır hale gelmiştir. Doğal olarak böylesine düşünce tembelliği içinde olan bir toplumda seçkin ve yaratıcı fikirlerin hayat bulması da mümkün değildir.

Özellikle İslam ülkelerindeki despotik ya da yarı despotik yönetim örnekleri göstermiştir ki, iktidarlar kültürel çeşitliliğin istikrara ve güvenliğe zarar verdiği kanaatindedirler. Bu yüzden de her vesileyle geçmişin parlak dönemleri konusunda hamaset soslu tarih övgüsü yapmayı çok severler, ancak aynı tarihin objektif ve eleştirel bir bakışla araştırılmasından pek hoşlanmazlar. Çünkü bizatihi bilginin kendisi, iktidarlar açısından son derece tehlikelidir.

  • Abone ol