• 28.04.2021 09:47
  • (191)

İnsanoğlunun topluluklar halinde yaşamaya başladığı ilk çağlardan bu yana yönetenleri ve tek tek bireyleri bağlayan iki temel kavram esas olmuştur; hukuk ve ahlak…

İlk dönemlerdeki site devletlerinden modern devlete kadar geçen bütün süreçlerde ortaya çıkan farklı yönetim biçimlerinde, kendi çağlarının coğrafi, kültürel ve sosyolojik şartlarına paralel olarak hukuki metinler ve ahlaki ilkeler belirleyici olmuştur.

Modern devletle birlikte hukuki metinler daha evrensel bir norma kavuşmuş ve doğal olarak hukuk yönetenleri de, yönetilenleri de sınırlayan kurumsal bir nitelik kazanmıştır. Dolayısıyla “hukukun üstünlüğü” kavramı günümüzdeki demokratik hukuk devletlerinin vazgeçilmez bir vasfı haline gelmiştir.

Bu yüzden de günümüzdeki demokratik ülkelerin gelişmiş ülke olmalarını sağlayan temel dinamikler; hukuk, yüksek standartlara sahip özgürlükler, kaliteli demokrasi ve hesap verilebilirlik ilkeleridir… İnsanların en doğal hakları olan özgürlüklerini sağlamayı başaramamış, kuvvetler ayrılığı ve denge-denetleme prensipleriyle siyasal iktidarların sorgulanmasını, hesap vermesini sağlayamamış ülkelerin uzun vadede ayakta kalmaları ve halklarının refahını sağlamaları mümkün değildir.

***

Evet modern demokrasilerin temel vasıfları bu ilkelerdir, ancak Türkiye gibi henüz demokrasi kültürünü içselleştirememiş ülkeler için ne yazık ki hukuk da, ahlak da geçerli kriterler değildir. Denebilir ki Türkiye şu kadar yıldır eksik de olsa hukuk devleti vasfı olan, özgürlükler ve insan hakları konusunda belli mesafeler almış bir ülkedir. Dolayısıyla Türkiye’yi tümden demokrasi dışı ülkeler kategorisinde değerlendirmek haksızlık olur. Elbette Türkiye’yi hiçbir “hukuk devleti” vasfı olmayan despotik ülkelerle birlikte değerlendirmek mümkün değildir.

Ancak uzun bir demokrasi tecrübesine ve hukuk birikimine rağmen, demokrasi kalitesi her gün biraz daha eksilen, hukuk devleti vasfından giderek uzaklaşan bir Türkiye’nin bugün itibariyle geldiği yeri hukukla izah etmek mümkün olmadığı gibi, ortaya çıkan tablo ahlaken de tam bir çürümeye işaret etmektedir.

Bir hukuk devletinde ülkenin ticaret bakanı kocasının şirketinden kendi bakanlığına dezenfektan alımı yapabiliyorsa, bunun hukuki sonuçları olmak durumundadır. Yine aynı bakan, bakanlık imtiyazını kullanarak kendi şirketine sanayi bakanlığından 1.4 milyon liralık yatırım desteği alabiliyorsa siyasal etik açısından sorun var demektir. Eğer bir ülkede yönetim makamında olanlar, kendilerini hukukla bağlı hissetmiyorlarsa ya da hukuk onlara dokunamıyorsa o ülkede hukuk devletinden söz edilemez.

Maalesef bugün hukuk ve ahlak, siyasetin kapısından giremez hale geldiği için kripto para ticareti yapan bir tosuncuk 400 bin kişinin 2 milyar dolarını alarak kayıplara karışabiliyor. Bakanlarla fotoğraflar çektiriyor, bakan yakınlarıyla ortaklıklar kuruyor ama ne yazık ki hukuk imtiyaz duvarlarını aşmayı bir türlü başaramıyor.

***

Evlerine ekmek götürmekte zorlanan insanların ahlarının yükseldiği bir ortamda devletin en saygın şirketlerinin yönetimindeki isimler, eski bakanlar, eski vekiller yine devletin 10-15 şirketinden, banka yönetim kurullarından yüzbinlerce liralık maaşlar alıyorlar ama ahlak bu insanların mahallesine hiç uğramıyor.

Pudra şekerci” AK Parti genel merkez elemanı milyon dolarlık lüks arabalarla kokain alemlerine dalıyor, ama hiçbir merci “bu değirmenin suyu nereden geliyor” diye soramıyor.

Bir televizyon kanalına çıkıp “Bizim aile şöyle elli kişiyi götürür” şeklinde tehditler savurarak açıkça kin ve nefret suçu işleyen bir hanımefendiye hukuk hiçbir şekilde işlemiyor, çünkü o siyaseten güçlü bir mahalleyi temsil ediyor.

Demokratik ülkelerde devleti yönetenler de, bireyler de layüsel değildirler. Çünkü hukuk devletinin kuralları herkes için geçerlidir, ama Türkiye hariç…