• 26.07.2021 06:34
  • (94)

Günümüz İslam dünyasının gerçekçi bir fotoğrafını çektiğimizde, Müslümanların bilimde, teknolojide, sanatta, felsefede yeni eserler yaratarak modern dünya ile paralel bir çizgide ilerlemek yerine, geleneksel söyleme yaslanarak kendi içlerine kapandıklarını görürüz.

Maalesef yaşanan dünya gerçekliğini dikkate almayan toplumlar, dinlerinin, kimliklerinin, kültürlerinin tehdit altında olduğunu gerçeklik olarak kabul edip bir ‘beka’ tehlikesiyle karşı karşıya olduklarına inandıkları için kendi üzerlerine kapanırlar ve sürekli bir hınç üretirler.

Meseleye Müslüman dünya açısından baktığımızda manzara şudur; özünde duygusal bir tepkiye dayanan korku söylemi, ‘öteki’ne, bir başka deyişle Batı’ya karşı mücadele silahına dönüşmüş durumdadır.

Bu yüzden de Müslüman toplumlar modern zamanlarda baş edemedikleri her sorun karşısında geçmişe sığınıp altın çağ olarak gördükleri “Asr-ı Saadet” hülyalarına dalarak gerçek dünya ile yüzleşmek yerine kaçmayı tercih etmektedirler. Aslında bu travmatik zihniyet dünyasını kategorize etmek çok doğru olmamakla birlikte, Batı karşıtlığını İslam’la birleştirmek bir bakıma İslam’ı ideolojik alternatif haline dönüştürmek anlamına gelmektedir. Değerli bilim insanı Ali Mezghani’nin ifadesiyle “İslam’ı modernliğin rakibi olan evrensel bir model gibi sunmak aslında ‘Müslüman toplumların evrensel akla açılmalarını engellemeyi hedefleyen’ bir oyun, bir gösteridir. (Tamamlanmamış Devlet, s.14)

Kabul etmek gerekiyor ki günümüz Müslümanları hayatın ve tabiatın gerçekliğine ters düşen geleneksel söylemde ısrar ederek tarihi ve değişimi inkar etmektedirler. Mezghani’nin ifadesiyle “Sanki Tanrı Müslümanları özel bir hamurdan yaratmış gibi” kendilerini kapalı bir alana ve geçmişe mahkum etmiş bulunmaktadırlar.

Kuşkusuz vahyin ilk dönemindeki tazeliğe atıfta bulunmak, o dönemi bir başlangıç noktası olarak kabul etmek güzeldir, ama bu hayatın ve tabiatın yasalarını yok sayarak geçmiş ve geleceği “altın çağ” özlemine ipotek etmek doğru da değildir, gerçekçi de… Zira tek hedefin “Asr-ı Saadet”e dönmek olduğunu bir vecibe gibi sunmak, Müslüman toplumların sadece gelecekle bağlarını koparmaz, aynı zamanda onları geçmişin çeşitliliğinden de mahrum bırakır.

Galiba meselenin özü şu; Müslümanlar kurdukları hayallerle gökyüzünde dolaşmaktan vazgeçmeli ve bir an önce yeryüzüne inerek hayatın ve dünyanın gerçekliği ile yüzleşmelidirler. Mezghani’nin bu konudaki tespitine katılmamak mümkün değil. Göğe tutunmuş olan Arap toplumları yeryüzüne inmeyi reddetmektedirler. Böylece kendisini olduğu gibi tekrar ederek geçmişi ebedileştirmeye, onu tarihin dışına çıkarmaya, tarihi inkar etmeye çalışmaktadırlar. Onlara göre toplum eski modele uymalıdır onun örgütlenmesi zorunlu olarak bütüncül olan dinsel hayat anlayışı tarafından yönetilmelidir. Bu hayat anlayışı kurumların birbirinden ayrılmasına, özellikle onların özerkliğinin tanınmasına elverişli değildir. Eğer din, normativiteye özdeş kılınırsa, hukukun ondan ayırt edilmesine gerek yoktur ve toplumun, aşkınlık düzenine boyun eğmesinin devamı için aklın özerkliğini inkar etmek gerekir. (a.g.e, s.20-21)

Eğer Müslümanlar yeryüzüne inmemekte ısrar ederlerse, korkarım Müslüman dünyanın akıl ve bilimle buluşması ertelenmeye devam edecek demektir. Unutmayalım ki bugün olumsuzluk simgesi olarak gördüğümüz Taliban da, IŞİD de ‘altın çağ’ olarak tanımlanan Asr-ı Saadet’i esas alan bir devlet hayali kurmaktadırlar…