• 8.09.2021 08:04

Bütün bir İslam coğrafyasında yaşayan Müslümanlar için Kur’an’ın öğütleri önemlidir. Herhalde bu konuda hiçbir Müslüman’ın zihnide bir tereddüt yoktur ve inanan herkes bu konuda mutabıktır. Yani Kur’an’ın tamamen bu dünyaya ait olduğu ve insanların yaşanabilir bir dünya oluşturmaları için peygambere vahyedildiği bir gerçektir.

Ve Kur’an adaletli olmayı, zulmetmemeyi, hakka-hukuka riayet etmeyi, liyakati esas almayı, insanoğlunun her fiilini Allah görüyormuş gibi şeffaf ve hesap verebilir şekilde yapmasını, kadınların, çocukların ve tabiattaki her varlığın hakkını korumayı öğütlemektedir.

Evet dinin, yani Kur’an’ın temel ilkeleri özetle bunlar… Ayrıca hemen belirtelim; günümüzdeki demokratik sistemlerin esasını da bu ilkeler oluşturmaktadır. Dolayısıyla, dinle insanlık değerlerini bir karşıtlık temeline oturtarak yarıştırmanın çok da anlamlı olmadığı muhakkak.

Esas mesele bu temel değerlerin insanlar için ne anlam ifade ettiğidir. Bu çerçevede Kur’an’ın vazettiği temel değerlerin Müslüman toplumlarda nasıl bir karşılık bulduğuna bakmakta yarar var.

Eğer hakkaniyetli bir değerlendirme yapmamız gerekirse, Kur’ani değerlerin Müslüman toplumlarda gerçek anlamda bir karşılık bulduğunu söylemek ne yazık ki mümkün değildir.

Maalesef Türkiye dahil hiçbir İslam ülkesinde ‘hukukun üstünlüğü’nün esas alındığı adaletli yönetimlerin var olduğunu söyleyemeyiz. Gerçek şu ki bu ülkelerde Kur’an’ın öğütlediği ‘adalet’ sadece söylemden ibarettir, bu yüzden de insan hakları yoktur, özgürlükler askıdadır, kadınlara, çocuklara reva görülen eziyetler hayatın bir rutini haline gelmiştir.

Kabul etmek gerekiyor ki “Hz. Ömer adaleti” gibi söylemler sadece bir riyakarlık gösterisinden ibarettir. Çünkü dindarlar günlük hayatlarında Kur’an’ın temel ilkelerinden çok, menkıbelere itibar etmektedirler. Eğer insan hakları temeline dayalı bir hukuk devleti inşa edememişseniz, adaletin terazisi şaşmış, insanlar en tabii haklarını, özgürlüklerini kullanamaz hale gelmişse, yolsuzluk ve rüşvet normal bir davranış haline gelmişse her işe başlarken, her açılışta, her törende Kur’an okutup “İşte Müslüman ülke böyle olur” mesajları vermiş olsanız da bu gösterinin Kur’an’ın ve Hz. Peygamberin tarif ettiği dinle bir benzerliğinin olması düşünülemez.

Talihsizlik o ki İslam ülkelerinde dindarların önemli bir kesimi de iktidarların bu “görsel dindarlık” anlayışıyla büyülenmekte, hukuksuzluklara, yolsuzluklara, rüşvete, insanların özgürlüklerinin kısılmasına, nepotizme, liyakatsizliğe ve önemlisi de dinin bir iktidar aracı olarak kullanılmasına itiraz etmeyi dinin bir gereği olarak görmemektedirler.

Sorumluluk sadece normal dindar insanlara ait değil elbette. Ne yazık ki özellikle dini alandaki bilim insanları, hocalar bir rahmet dini olan İslam’ı insanlara doğru şekilde anlatmak yerine, adaletsiz yönetimleri onaylayan “saray fetvacıları” rolü oynamaktadırlar.

Çağdaş İslam düşünürü Nasr Hamid Ebu Zeyd’in bu konudaki tespiti dikkat çekicidir: “Dinin kişisel ve grupsal çıkarlar için kullanılan bir vasıtaya dönüşmemesi gerekir. Çıkarcı, pragmatist ve menfaatçi bakış açısı dini ideolojik bir araca dönüştürmeye çalışır. Böyleleri dinin belli bir grubun çıkarlarının hizmetinde olmasını ister ve onu buna uygun bir şekilde yorumlarlar.” (Yeni Mutezililer, s.47)

Galiba Müslüman ülkelerin en büyük talihsizliği, dinin temel değerlerinden çok menkıbe, hurafe ve mitolojiyle oluşturulan bir “resmi din” anlayışının toplumda hakim hale gelmesidir.

İşte bu anlayış yüzündendir ki, günümüzün dindarları güzel sesli hafızların sesiyle mest olup törensel dualarla huzur bulur, ama bir kez olsun Kur’an’ın nasıl bir insan ve dünya tarifi yaptığını düşünme ihtiyacı hissetmez.