• 30.05.2017 00:00
  • (1977)

 Yerli otomobil geliyormuş. İlk toplantı yapılmış. Çok iyi geçmiş.

Dün Fatih Çekirge müjdeyi veriyor. Rıfat Hisarcıklıoğlu şöyle konuşmuş bu ilk tarihi toplantı sonrasında:

“Yerli otomobili tümüyle yapabilecek gücümüz var. Ama burada önemli olan, tasarım ve pazarlamadır. Aslında tasarım konusunda da çok güçlü ve yetenekli isimlerimiz var. Önemli olan pazarlama. Dünya rekabetinde pazarlamanın önemi çok büyük. Bu konuyu düşünüyoruz.”

Valla bravo güzel saptamalar. Petrolsüz geleceği planlayan, sürücüsüz araçları kısa süre sonra hayata geçirecek dev oyuncuların dünyasında, onların 150 yıl kadar önce düşündüklerini 2017 Mayıs itibarıyla düşünmeye başlamışlar.

Bu hızla yerli otomobil 2150 yılında falan hayata geçer. O zaman kadar da her iki üç yılda bir “Yerli otomobil hazır” diye heyecanlı heyecanlı yazılar yazılır.

Osmanlılığı, Türklüğü, Türk’ün Türk’e propagandasını, Türk tipi gazeteciliği bundan daha güzel özetleyen bir durum yoktur herhalde. Yüzyıllardır aynı takıntılar, aynı yanlışlara devam. Gelin son günlerin meşhur lafını hatırlayalım: Atı alan Üsküdar’ı geçti arkadaşlar. Yeni şeyler düşünmek, yeni keşifler yapmak lazım.

Türkiye’ye otomobil değil nitelikli insan lazım. Fosil yakıt tüketen eski teknolojileri uyarlayarak kendimizi kandırmak yerine eğitim odaklı yatırım yapmak lazım.

Her şeyden önce erişim yasaklarını, sansürü kaldırmak lazım. Wikipedia’ya girip iki tane basit bilgiye bile erişemediğin ülkede hangi kaynakla ne geliştireceksin?

Paramızı ve kaynaklarımızı kaliteli, evrensel değerlere ve bilime inanan nitelikli insan yetiştirmek için harcamamız lazım. O insanlar hayal edemeyeceğiniz buluşları yapacak zaten.

Kâğıdın dönüşü

Japon tekstil perakendesi devi Uniqlo’nun Tokyo’nun Ariake semtindeki yeni ofisi Uniqlo City’nin merkezindeki binanın en güzel bölümü kocaman bir okuma odası. Okuma odası deniyor ama yanlış anlaşılmasın burası bir kütüphane aslında. Binlerce kitabın raflarında yer aldığı, çalışanların öğle tatillerinde sessizce kitap okuyacakları bir ortam hazırlanmış. Yüksek tavanlı geniş mekânın duvarlarında 10 kat raf var. Yüksek raflara ulaşmak için şık bir merdiven ve asma kat yapılmış.

Kâğıdın geri dönüşüne dair okuduğum bir başka makale sansürüyle meşhur Çin’de yeni nesil butik kitapçıların çoğalmasıyla ilgiliydi. Pek çok kitap dükkânı ağır sansüre rağmen müşteri sayısını her geçen gün artırıyormuş. Benzer bir “moda” ya da trend diyelim, Bangkok’ta var. Buradaki kitapçıların tasarımlarına bayıldım. Bütün gün vakit geçirilebilecek çok yönlü ortamlar olarak tasarlanmışlar.

Bu tip yeni butik kitapçı tasarımları kafe ve okuma alanlarını bir araya getiriyor. Benzerleri yeniden Avrupa’nın büyük şehirlerinde de açılmaya başlandı. Fikir yeni değil elbette, ancak bugün yeniden trend olması ilgi çekici.

Hep yazıp çiziyoruz ya plak yükselişte diye. Bu tip bir “yükselme/geri dönme” hali kâğıtta var. Konu her şeyin ötesinde yeni kuşakların hayata bakışıyla ilgili. Onlar teknolojiyi ve sembolik değeri olan objeleri bir arada görmek istiyorlar. Kindle’ımız var ama kitap dolu bir rafımız da olsun. Spotify’ımız var ama plaklarla dolu bir köşeye de itirazımız olamaz. Güzel bir sentez.

CEZA PROFESÖRÜ BURAM BURAM TERLER

 Hukuk fakültelerinden biri..

Ceza Hukuku Profesörü kürsüde..
Dersin konusu tutukluluk..
Hoca başlar anlatmaya; ‘Tutuklama, delillerin korunması, şüpheli veya sanığın kaçmasını önleme vb. gibi nedenlerle geçici olarak başvurulan bir koruma tedbiridir..’
Sıralardan uğultular yükselir.. 
***
Hoca uğultulara aldırmaz, anlatmaya devam eder.. 
‘Tutuklamanın iki amacı vardır; delillerin korunmasını sağlamak, karartma, yok etme, vasfının değiştirilmesini önlemek, şüphelinin veya sanığın kaçmasını önlemek..’
Hoca bir an susar; sınıf kendi âlemindedir.. Sinirlenir ama belli etmez anlatmayı sürdürür;
‘Bakın çocuklar, burası çok önemli, kaçma şüphesi somut olgulara dayanmalıdır..’
***
Arka sıralardan bir ses yükselir; hocam bize gerçekleri anlat..
Hoca öfkelenir.. Sert bir ifadeyle; ‘Ben size hukuk anlatıyorum, ben size yasaları anlatıyorum, ister dinleyin ister dinlemeyin’ der..
Devam eder; ‘Tutukluluk geçici olmalıdır, tutukluluk cezaya dönüştü- rülmemelidir..’
***
Arka sıradaki genç bu kez ayağa kalkar, nazik bir tonla; ‘Hocam bu anlattıklarınıza somut örnek verebilir misiniz’ der..
Sözü bi başkası alır; ‘Mesela Hocam, gazeteciler, yazarlar, çizerler aylardır tutuklu. Delil dedikleri yazıları, onları karartamazlar, kaçacaklarına dair somut olgu da yok..’
***
Hoca, ‘Bakın şimdi     durum biraz farklı, olağanüstü bi..’ diyecekti ki..
Hoca’nın sözü havada asılı kalır..
Başka bir öğrenci araya girer; ‘Hocam suçlanıyorlar ama suçlamanın belgesi de yok..’
Ön sıralardan bir başka; Hocam son iki olaya bakalım.. Sözcü’deki gazetecilerle, açlık grevi yapan iki eğitimci neden tutuklandı, açıklar mısınız?’
Bir başkası seslenir; ‘Anlattıklarınızla bağdaşıyor mu?’
***
Hoca terlemeye başlar; izah edecek kelime arar..
Genç bir kız ayağa kalkar; ‘Zorlanmayın hocam, ben söyleyeyim; İkisi niyet okunarak tutuklandı, öteki ikisi tahmin üzerine tutuklandı. Hocam hukukta yeri var mı?’
***
Hoca ders bitti diye bağırır; sinirle kapıyı vurup çıkar..
Aslında ders değil hukuk bitmişti!.

‘Din melankoli ve gözyaşı değil’

Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu Müslümanların İslam’a bakışından televizyonlardaki din programlarına kadar öyle tespitler yapmış ki; müthiş..
Alıntılar yapamadan edemedim..
İşte Hürriyet’ten İpek Özbek’e söyledikleri. 
***
İslamiyet’te ibadet sadece kıldığımız namaz değildir. İnsanlığa, dünyanın imarına, sulha, barışa hizmet eden her davranış ibadettir.
***
Çalışma, üretme, hak, hukuk, adalet, bir toplumun kalkınması, özgürlüğün korunması için bir şeyler yaparsanız gelişirsiniz. İslam dini dünyada yaşansın diye gönderildi, ahirette değil. 
***
Müslümanlar dünya-ahiret dengesini yitirdiler.
***
Reytingi en yüksek programlar en çok menkıbenin anlatıldığı, en çok gözyaşının döküldüğü programlar. Din artık melankoli ve gözyaşı olarak sunuluyor ve algılanıyor. 
***
Hazreti Muhammed’in hayatını öyle bir anlatıyorlar ki, öyle bir hayatın örnek alınması ve yaşanması mümkün değil. 
***
Dinini gizemli, esrarengiz bir din olarak sunanlar, asılsız kutsallıklar üretenler aslında kendi din ticaretleri için müşteri artırımı peşindeler. 
***
Geniş halk kitlesi istiyor diye menkıbe ve hurafe dolu bir din anlatanlar farkında olmadan dinin toplumları uyuşturduğu tezini de desteklemiş oluyor.
***
Böyle bir dini anlayışın çocuklarımız, torunlarımız tarafından nasıl karşılanacağından emin değilim. Artık yavaş yavaş yol ayrımına geliyoruz. Çocuklarımız, torunlarımız sorguluyor, görüyor, biliyor. Bireyin olmadığı, kadın hakkı, insan hakkı, çevre bilinci, bilgi üretimi, sosyal adalet, hukuk, özgürlük, düşünce gibi temel değerlerin yeterince gelişmediği, sadece melankoli, sadece menkıbe, gözyaşı, ötekileştirme ve öfkenin yer aldığı bir din anlatımı İslamofobi’yi mahallemize indirecektir. Bizim çocuklarımız, torunlarımız da büyük sorular soracaktır.
***
Biz Müslümanlığı sadece inanma ve namaz, oruç, hac gibi belli ritüelleri yerine getirme olarak algıladığımız sürece bu mahcup edici durum devam edecektir. Allah, ‘Dünyaya inanan ve yararlı iş işleyenler egemen olacaktır’ diyor
***
Bizim din anlayışımız sığlaştı. Dindarlığı dar bir alana hapsettik. Müslümanlar şeklen dindarlaştıkça, dünyevileşmesi de artıyor. İslam, seccadeni ser, ibadetle ömrünü geçir demiyor.