• 20.02.2020 00:00
  • (723)

 İki kadim arkadaş, AKP’nin iki kurucusu, iki ağır topu, halef/selef başbakan, halef/selef cumhurbaşkanı son noktayı koydu. Köprüleri attı, gemileri yaktı, yollarını ayırdı.

Henüz birbirlerini açıkça suçlamadılar.

Henüz birbirlerine eleştiri oklarını yönetmediler ama kılıçlarını çektiler, bekliyorlar. Sıcak örnek; Gül gezi eylemleriyle gurur duyduğunu, çevreci protesto olduğunu söylemişti. Erdoğan dün yanıt verdi. "Her kim Gezi’yi masum çevreci hareket olarak tanımlıyorsa ya gafildir ya da taammüden bu ülkenin ve milletin düşmanıdır" dedi.

Sözün adresini sormaya gerek var mı?

İadeli taahhütlü mektup gibi..

Gezi davası, Rusya ile İdlib atışması, Şam ordusuyla konvansiyonel harp ihtimali ister istemez 11. Cumhurbaşkanı Gül’ün sözlerini arka plana attı. (Yeri gelmişken sormak isterim. Tayyip Erdoğan kaçıncı cumhurbaşkanı? 97 yıllık TC’nin 12. Cumhurbaşkanı mı, 1.5 yıllık yeni Türkiye’nin 1. Cumhurbaşkanı mı? Saray çevresinin yaklaşımını merak ediyorum) Oysa sadece AKP daha doğrusu Erdoğan ile yollarını ayırdığını ilan etmedi. Bugünkü yönetimin birçok kararına da karşı çıktı.

Temel ayrılık rejim/sistem konusunda.

Gül, Türk tipi başkanlık modeline karşı olduğunu parlamenter sisteme dönmenin şart olduğunu savunuyor.

Cumhurbaşkanıyken de parlamenter sistemin Türkiye için daha doğru olduğunu belirterek bir anlamda günah çıkartıyor ama!..

Aması şu; Gül referandum öncesi AKP/MHP ortaklığının önerdiği rejime/sisteme açıkça karşı çıkmadı. Önerilen sistemin yanlışlarını anlatmadı. Referandum sürecinde televizyona çıkıp konuşmadı. Mikrofonu eline almadı. Halka hitap etmedi. Seçmene yol göstermedi.

Tavrını net biçimde ortaya koysaydı, AKP seçmenine hitap etseydi, bu model yanlış deseydi bugünkü Türkiye farklı olurdu..

Tek adam rejimi kurulmazdı.

O günlerde davaya ihanet etmemek daha önemliydi! 40 yıllık uğraşıyı heba etmemek de diyebiliriz!

Gül, Suriye politikasını da S-400 füzelerinin alınmasını da yanlış buluyor. TBMM’nin önemsizleştiğine dikkat çekiyor.

Uzun söyleşinin sonunda; Ali Babacan’ın kuracağı partiyi destekliyorum diyerek noktayı koydu.

İlginç olan Gül’ün bu mesajları Davutoğlu’na yakınlığıyla bilinen Karar gazetesi üzerinden yapması.

Gül, ilk seçimde cumhurbaşkanı adayı olmaya soyunur mu bilinmez. Ama bilinen bir gerçek var, siyasetti ayrışma yönetim biçimi üzerinde şekilleniyor.

Gerisine şimdilik teferruat olarak bakılıyor.

Türk usulü başkalık rejimini isteyenler bir cephede...

Parlamenter sisteme dönmek isteyenler öteki cephede yer alacak.

Belli ki; Kürt meselesine bakış, Suriye politikası, ABD/Rusya ilişkileri, ekonomi de izlenecek yol, yöntem konuşulmayacak bile.

Erdoğan yeniden seçimi kazınıp devlet başkanı ve iktidarın yegane temsilcisi olmayı sürdürürse hayat böyle devam edecek. Erdoğan o günün koşullarına göre yeni politikalar inşa edecek.

Parlamenter sistemi isteyenler kazanırsa (CHP/İyi parti/ HDP/ Saadet/ Gelecek Partisi ve Babacan’ın kuracağı parti) ister istemez geçiş süreci yaşayacağız.

Çünkü o ittifak da aday çıkaracak. Kazanırsa parlamenter sistem sözü veren o ittifakın adayı da bir süre yürütmenin yegane temsilcisi olacak.

Anayasa'dan Kürt meselesine, ekonominin rotasından dış politikaya kadar Türkiye’nin ana sorunları o süreçte masaya yatırılacak.

Bu işin ikinci safhası. Bugünden şu söylenebilir: Seçim sürecinin iki ana aktörü olacak.

Erdoğan ve Gül..

Gül cumhurbaşkanı adayı olsa da olmasa da atışma, çekişme, sürtüşme, polemik ikisi üzerinden yürüyecek.

Gül’ün çıkışı bunun işaretlerini verdi...

Onlar artık rakip...