• 2.03.2013 00:00
  • (4728)

 TEK ve esas bir doğru hariç Apo’nun BDP’e heyetine İmralı’da yapmış olduğu tesbit, teşhis ve tahlillerin iler tutar tarafı yoktur. Hemen hepsi ya tümüyle, ya kısmen yanlıştır.

Aynı zamanda da ruhbilim lügatinde “fabülasyon” denen travmaların yansımasıdır.

O tek doğru ise kendisinin hiçbir zaman Türkiye’yi bölmek ve bağımsız bir Kürdistan kurmak hedefi gütmemiş olduğu gerçeğidir. Bu temel ve hayati noktaya birazdan geleceğim.

***

EN önce PKK liderinin kişiliğini kemiren tıbbî olguyu saptamak zorundayız:

Anlaşılıyor ki zaten mustarip olduğu megalomani arazı şimdi daha da vahimleşmiştir.

Yani Öcalan’ın ruh sağlığını baştan beri dengesiz kılan “benmerkezcilik” patolojisi artık gerçekten had safhaya ulaşmıştır. Hatta bana kalırsa mega-megalomaniye ilerlemektedir.

Ama tam teşhisi Freud koltuğunu İmralı Adası’na taşıyacak bir psikanalist yapabilir.

Eh baksanıza, hezeyanı AKP’yi kendisinin iktidara getirdiği raddesine vardırıyor.

Nitekim yine “ben” ekseninde söylediği diğer her şey de aynı kategoride yer alıyor.

***      

ÖTE yandan İmralı sakini az gitmiş, uz gitmiş ama dünyayı okumasını öğrenememiş.

Tutuklu bulunduğu içdenizin dar ufkunu aşamamış. Okyanus enginlerine açılamamış.

Hep eski lügati konuşuyor ve yukarıdaki dünyayı da eski değerlerle açıklamaya çalışıyor.

Hatta zahiren zıt gözükse bile aslında ulusalcılarla aynı zihin sistematiğini paylaşıyor.

Tıpkı o ulusalcılar gibi komplo teorisi üretiyor. Yine onlar gibi Batı nefreti güdüyor.

Derin bir “öteki” korkusunu, dolayısıyla da düşmanlığını yansıtan saptamalar; Rum, Yahudi, Ermeni lobilerine ilişkin tesbitler; Gülen Hocaefendi camiasına ve Florida’ya dair saçmalıklar falan, bütün bunlar Türk hemcinslerinin beyin mekanizmasıyla tıpatıp uyuşuyor

Zaten İmralı tutanaklarının gerçekliği ve samimiliği su götürmediğine göre PKK’yı ve Apo’yu “ABD ajanı”, “Batı maşası”, “Sevr sopası” ilân etmiş olan bizim ulusalcı cenah şimdi ne buyuracak ve nasıl kıvırtacak, açıkçası çok merak ediyorum. Kıs kıs da gülüyorum.

***

İMDİİ, yukarıdaki hezeyan silsilesi bir yana, Abdullah Öcalan’ın en başta belirttiğim temel doğrusuna, yani kendisinin hiçbir zaman Türkiye’den ayrılmak ve bağımsız bir Kürdistan kurmak gibi bir amaç gütmemiş olduğu gerçeğine ve gerçekliğine dönelim.

En can alıcı ve en hayati nokta işte budur! Gerisi biraz aksesuar ve biraz garnitürdür.

Çünkü Diyarbakır’dan Kandil’e ve diasporadan Hakkâri’ye PKK bir örgüt olarak; etkin olduğu kitle de manevi olarak Apo’yu lider bellemektedir. Ortada bir mitos şahıs vardır.

Dolayısıyla, mademki Ada sakini şu kadar yıllık tutukluluğa rağmen hâlâ “esas Reis”tir, bu takdirde kaçınılmaz olarak kendisi barış arayışı sürecinde de yine esas muhataptır.

Realpolitik davranmak zorunda olan devletlerin o muhatabı seçmek lüksü yoktur!

Üstelik daha daha önemlisi de şudur:

***


ÖCALAN
’ın BDP’lilerle İmralı’da yaptığı görüşmede üstüne basa basa dikte ettirttiği vatandaşlık tanımından da tekrar anlaşılacağı gibi, yukarıdaki “esas Reis” Kürtlerin ve Türklerin ortak ve eşit bir Cumhuriyeti bünyesinde yaşamak azim ve iradesinden yanadır.

Bu da bizzat Türkiye Cumhuriyeti Devleti açısından çok büyük bir şans ve fırsattır.

Zaten Sezar’ın hakkı Sezar’a, aslında Apo daima aynı tavrı takınmış olmasına rağmen sözkonusu Devlet bu gerçeği görmek istemediği için şimdiye dek o fırsat heba edilmiştir.

Oysa dediğim gibi, PKK lideri ister ruhi araz yansıtsın olsun, ister hezeyan tahlili yapsın, artık sırf devlet olarak değil toplum olarak da muhatap seçmek lüksüne sahip değiliz.

Ufkumuzu ağacın tekilliğiyle sınırlamadan ormanın bütününü görmek zorundayız.

Yani son “yol kazası”na aldırmadan mevcut barış sürecini sürdürmekle yükümlüyüz!


[email protected]