Dün partisinin kongresinde, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "adalet; en çok hassasiyet gösterdiğimiz alanlardan biridir" dediğini kendi kulaklarımla duyduğumda karar veremedim:

Bu bir fıkra mıydı, yoksa "ya malını, ya canını" türünden bir tehdit mi?

Dalton Biraderler, durdurdukları Well's Fargo arabası yolcularına böyle seslenirlerdi; tuhaf bir çağrışım olduğunu kabul ediyorum.

Onun için Recep Tayyip Bey kardeşimizin sözü kulaklarımızda çınlarken aşağıya aktardığım şu metni okumanızı rica edeceğim.

Bu metin, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi'nin, Osman Kavala için verdiği "tutuklulukla hakkı ihlal edilmemiştir" kararından bir parça:

"Doğası gereği gizlilik içinde işlenen casusluk türü suçların ortaya çıkarılmasında, bunlara dair delil ve olguların belirlenmesinde soruşturma mercilerinin diğer suçlara göre oldukça zor bir konumda oldukları hatırda tutulmalıdır. Dahası bu tür suçların konusunu oluşturan eylemlerin çoğu kez diğer ülkelerin istihbarat örgütleriyle işbirliği içinde icra edilmesi ve suçların faillerinin eylemlerini gizleme konusunda diğer şüphelilere göre daha fazla kabiliyet sahibi olması gibi olgular, bunlarla ilgili en azından soruşturmanın başlangıcında veya tutuklama gibi koruma tedbirlerinin uygulandığı aşamada aranan delil türü ve düzeyiyle ilgili kısmen farklı ölçütler benimsenmesini zorunlu kılabilir."

Gördüğünüz gibi AYM'nin sayın yargıçlarının çoğunluğu, casusluk ile suçlanan bir kişinin soruşturulması sırasında, diğer suçlar ile ilgili olarak aranan delil ve olguların aranmayabileceğini düşünüyor.

Ve böylece Türkiye'deki ceza yargılamaları için yeni bir standart da ortaya koyuyor: Suça ve suçluya göre "kısmen farklı ölçütler benimsenebilir."

Bu kararın altına imzasını atan yargıçlar hangi hukuk fakültesinden mezun oldular bilmiyorum ama kendilerini mezun eden hocalarının kemiklerini sızlattıklarına eminim.

Hatırlarsınız, Recep Tayyip Erdoğan, üç hafta önce "insan hakları eylem planını" açıklarken, üzerinden geçen 806 yılın ardından "masumiyet karinesini" de keşfetmişti.

Belli ki Anayasa Mahkemesi'nin bu karara imza atan üyeleri henüz oraya bile gelememişler.

Adına "masumiyet karinesi" denilen şey suçluluğu mahkemede ispat edilip, karara bağlanana kadar herkesin suçsuz sayılması gerektiğini anlatır.

Ceza yargılamasında "şüpheden sanık yararlanır" ilkesi de buna dayanır.

Suçu, kesin olarak delillerle ortaya konulmamış ise sanık, beraat eder.

Daha basit nasıl anlatılabilir, bilmiyorum.

Bizim Yargıtay'ın da bu yönde kararları çok açık ama AYM'nin bu üyeleri sanırım hukuk dersleri ile başları hoş olmadığı için Yargıtay kararlarını filan da okuyup, anlamaya çalışmamış olmalılar.

Bakın ben dün internetten Yargıtay'ın bilgi bankası sistemine girdim ve "karar arama" bölümüne "masumiyet karinesi" yazdım.

Karşıma 491 adet karar çıktı. Hem ceza dairelerinin hem de ceza genel kurulunun kararları bunlar.

Ceza Genel Kurulu kararlarından birini rastgele seçip, kopyaladım, buyurun okuyalım:

"Bilindiği üzere; Ceza muhakemesi hukukunun temel prensiplerinden birisi de şüpheden sanığın yararlanacağı ilkesidir. Her hukuk devletinde kabul edilen ve masumluk karinesi ile sıkı bir ilgisi olan bu ilkeye göre, yapılan ceza muhakemesi sonunda fiilin sanık tarafından işlendiği, yüzde yüz belliliğe ulaşmadığı takdirde beraat kararı verilecektir."

Osman Kavala, Türkiye'deki rejimin karakterini çırılçıplak ortaya koyan bir yargılama süreci yaşıyor.

Muktedir kararını vermiş: Osman Kavala ne olursa olsun hapiste kalsın!

Onun için uydurma suçlar, hayali delillerle tutukluluk hâli devam ediyor.

"Casusluk" ile yargılandığı davada savcılık ortaya elle tutulur bir kanıt koyabilmiş değil.

Bilmem kiminle aynı lokantada ama ayrı masalarda yemek yemeleri bile delil gibi sunuluyor.

Falanca kişiyle telefonunun aynı yerde sinyal vermesi, casusluğuna delil olmuş.

Şu anda benim telefonum kim bilir, kimlerle aynı vericiden sinyal alıyor, başıma yarın ne gelir acaba?

Keşke aynı yerde sinyal verdiklerimden biri Charlize Theron olsa!

Şaka yapmıyorum, yarın bir gün aynen böyle bir deli saçması iddiayla hapse girebilirsiniz, girebiliriz.

Ve "yüce" mahkeme, savcılığın, suçu şüpheye yer bırakmadan kanıtlayacak deliller ortaya koyamamasına gerekçe yazıyor: Casusluğun doğası gizlidir, savcı da ne yapsın canım!

Bu kararın neden böyle çıktığını aslında hepimiz biliyoruz.

Çünkü Recep Tayyip Erdoğan öyle istiyor!

Dün de söyledi, "adalet en çok hassasiyet gösterdiği alanlardan biri".

O kadar hassasiyet gösteriyor ki kimin hapishanede kalıp, kimin ejder meyveli smoothie içeceğine o karar veriyor.

Böyle şeyler, insan haklarına saygılı demokrasilerde olmaz.

AKP zihniyetinin insan hakları kavramından çok hoşlanmadığını artık iyice öğrendik sayılır ama dillerinden düşürmedikleri "kul hakkı" kavramıyla bile araları iyi değil belli ki.

Allah geçinden versin, imam "hakkınızı helal ediyor musunuz" diye sorduğunda "helal etmiyorum" diyecek çok insan var.

Ve sanıyorum bu işte istatistik de o kadar önemli değil.

Yani yüzde 51 helal edince, yüzde 49 helal etmiş de sayılmıyor olmalı.

Tabii bugünden bilemeyiz.

İsrafil; sağında Cebrail, solunda Mikail ile borusunu öttürdüğünde anlayacağız: Bu soru gerçek bir soru mu, yoksa laf olsun testi dolsun diye mi soruluyor?

  • Abone ol