• 6.05.2021 01:21
  • (101)

Tam kapanma görünümlü, "lokanta – içki büfesi cezalandırma" uygulaması kapsamında sokağa çıkan vatandaşlara ceza uygulamaları da sürüyor.

Mesela Gaziantep'te torununun bisikletine binerek markete giden yaşlı kadına acımamışlar, basmışlar cezayı.

Tek başına denize giren bir vatandaşımızın da eline ceza makbuzu tutuşturulmuş.

İşlerin ne kadar sıkı tutulduğunu göstermek için çekilen haber filmlerinde de yolları kukalar ile daraltan emniyet güçlerinin, sürücülerin evraklarını kontrol ettiklerini ve göz açtırmadıklarını izledim.

Pandemi yasaklarının en başından bugüne kadar kaç kişiye bu tür ceza yazıldı bilmiyorum.

Muhtemelen milyar liraya yaklaşmış, belki de geçmiştir.

Kesilen cezalar sokağa çıkan bireylere kesilen cezalarla sınırlı kalmıyor. İşyerini açtığı için, içki sattığı için, yasaklara uymadığı için işyerlerine de cezalar kesildi, kesiliyor.

Bu cezaların hukuki temelinin zayıf olduğunu da artık öğrendik sayılır.

Polisin ve jandarmanın doğrudan ceza kesemeyeceğine ilişkin mahkeme kararları da birikti.

Bu, işin hukuki yönü.

Öte yandan bu ülkede vergi veren bir vatandaş olarak şunu iyi biliyorum: Bu tür cezaları koşarak gidip, ödeyenler bu ülkede enayi yerine konulurlar.

Sadece bu cezalar değil tabii, trafik cezalarında da böyledir, vergi cezalarında da.

Seçimlere doğru mutlaka ve mutlaka af çıkar, vergisini, cezasını zamanında ödeyen ödediğiyle kalır, ödemeyenlerin cezaları affedilir.

Pandemi yasakları nedeniyle ceza alan vatandaşları uyarmak gazeteci olarak görevim:

Elinize tutuşturulan ceza makbuzlarını ya da tutanaklarını o kadar da ciddiye almayın.

Unutmayın ki normal olarak 2 yıl sonra çok kritik bir seçim var. Seçim erkene alınırsa daha da iyi.

Böyle seçimlerden önce bu tür cezalar mutlaka affedilir, yılların deneyimiyle söylüyorum bunu.

Bugünkü iktidar affetmese bile, yerine gelecek yenisi affeder, bunu bilir, bunu söylerim.

Hatta iktidar eğer bu cezalar ile ilgili af çıkarmaz ise seçim öncesinde muhalefetin bu af konusunu seçim kampanyasına dönüştüreceğine de iddiaya girerim.

Yıllardır trafik cezalarını ve vergilerini günü gününe ödeyen bir enayinin sözlerine kulak verin!

Acele etmeyin, kesilen cezaları ödemeyin ki sonra enayi yerine konmayasınız.

* * *

Kapalı koylar, "bedava marina" olmasın

Çevre Bakanı Murat Kurum, bundan sonra iskelelere, sadece denize girmenin ve güneşlenmenin mümkün olmadığı kayalık alanlarda izin verileceğini açıkladı.

Doğru bir karar.

Uygulanıp uygulanmayacağını ya da kimlere uygulanıp, kimlere uygulanamayacağını zaman içinde göreceğiz.

Bakan hazır sahilleri korumak konusunda bir duyarlılık göstermişken dikkatini çekmek istediğim bir başka konu var.

Tekne sahibi Türklerin en çok sevdikleri eylemlerin başında teknelerini "kıçtan kara" bir koya bağlayıp, güvertede yiyip, içmek gelir.

Ve bu iş için de kapalı koylar tercih edilir ki sallantıdan rahatsız olmasınlar.

Geçtiğimiz yıl pandemi nedeniyle Türk tekneleri karasularımızın dışına çıkamayınca, bütün kapalı koylarımız, marina hizmeti verilmeyen marinalara dönüştü.

Kapalı koylara gelip, kıçtan kara bağlandıktan sonra 10 – 15 gün, bazen daha da uzun sürelerle teknelerin koylardan çıkmadıklarını gördük.

Bütün yazı bağlandığı aynı noktada geçiren tekneler bile oldu.

Tekneleri kıçtan kara bağlamak esasen bize özgü bir davranış. Gerçek denizciler teknelerini alargada bırakırlar ki rüzgara göre tekne dönsün.

Ve kıyıdaki ağaçlara, kayalara bağlanan bu tekneler, hem kayalara hem de ağaçlara çok zarar verirler.

Bazı koylarımızda ağaçlara bağlamak artık yasak ancak tekne sayısı arttıkça bunu kontrol etmek de güçleşiyor.

Ve bundan daha önemlisi kapalı koylarda, koyun kaldırabileceğinin çok üstünde teknenin, demirli ya da bağlı kalmasının yarattığı kirlilik.

Onun için kapalı koylara kaç tekne demirlenebileceği, teknelerin en çok kaç gün kalabileceği sınırlanmalı ki kapalı koylar marinaya dönüşmesin.

Çevre Bakanlığı, Turizm Bakanlığı ve Liman Müdürlükleri ve Sahil Güvenlik arasında bir işbirliği geliştirmeden de bu işin kontrolü çok zor.

Turizm ve Çevre Bakanları bu işte öncülüğü ele almalılar.

Bu koyları bir kere kaybedersek, yeniden kazanamayız.

* * *

Bahçeli Anayasa'sının kafası karışık

Devlet Bahçeli'nin açıkladığı MHP'nin "100. Yılda 100 maddelik Anayasa" teklifini ciddiye aldığımı söyleyemem.

Şu anda ne böyle yeni bir Anayasa için bir mutabakat var ne de iktidar koalisyonunun kendi hazırladıkları teklifi TBMM'den geçirme ya da referanduma götürebilme güçleri var.

Bahçeli'nin açıklamasına göre, Anayasa'da devletin nitelikleri ile ilgili "değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez" maddeleri aynen korunuyor.

Yani laik, sosyal, hukuk devleti ilkelerini MHP'nin Anayasa teklifi de koruyor.

Ancak MHP'nin teklifinin "Başlangıç" bölümünde şöyle bir ifade var:

"Allah'ın lütfu, kardeşlik ruhu ve vatan sevgisiyle varlık bulmuş biz Türk Milleti..."

Bu "Allah'ın lütfu" ifadesi ile Anayasa'nın "değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez laiklik ilkesi" nasıl bir arada olabiliyor, merak ettim.

Laik devlet, her türlü inanca aynı mesafede olmak durumunda.

Buna "inanmamak inancı" da dahil!

Yola "Allah'ın lütfu" diye çıktığınızda da sadece belli bir inanca bağlı insanları kapsayan bir Anayasa'dan söz ediyorsunuz demektir.

Bahçeli'nin Anayasa teklifini hazırlayanlar kimlerse belli ki kafaları bu konuda biraz karışık.

Hem İslam'a referans vermek istiyorlar hem de laik olmak!

Daha başlangıcında İslami bir referans ile yola çıkan bir Anayasa'da, "laiklik ilkesinin değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyecek" olmasının ne anlamı kalıyor?