• 9.12.2021 07:01

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı"Montrö Bildirisi" nedeniyle 103 emekli amiral hakkında "anayasal düzene karşı suç için anlaşmak" suçlamasıyla dava açtı.

Bu suçun cezası 3 yıldan 12 yıla kadar hapis.

Olayı hatırlıyor musunuz, bilmiyorum.

TBMM Başkanı'na sorulan "Cumhurbaşkanı isterse Türkiye, Montrö Anlaşması'ndan çekilebilir mi" sorusu üzerine verilen "teknik olarak mümkün" yanıtı üzerine, emekli amiraller bunun olası tehlikelerine dikkat çeken bir bildiri yayınlamışlardı.

Türkiye gibi, demokrasi tarihi boyunca askerlerin müdahalesinden bezmiş bir ülkede emekli de olsa amirallerin bildirisinden "suç" çıkarmak da kolay tabii.

Normal bir yargılama yapılacak olsa, zaten iddianamenin savcılığa iade edilmesi gerekirdi.

Çünkü emekli amiralleri yargılamak istedikleri Türk Ceza Kanunu'nun 316. Maddesi'nin 1. Fıkrasında "suçu işlemek için elverişli vasıta" aranıyor.

Emekli amirallerin Anayasal düzene karşı bu suçu işlemek için "elverişli vasıtaları" bir bildiri imzaladıklarına göre ellerindeki tükenmez ya da dolmakalemler olmalı.

Görevde olsalardı, gemileri, hücumbotları filan da olurdu belki ama adı üzerinde "103 emekli amiral".

Savcılık açıklamasında da şöyle denilmiş:

"Suça konu yazışmalar dijital inceleme raporlarıyla tespit edilerek iddianameye eklenmiştir."

Demek ki "elverişli vasıta" dijital yazışmalardan ibaret.

Adına "demokrasi" denilen rejimlerde, baskı gruplarının, çıkar gruplarının, sivil toplum kuruluşlarının ya da "arkadaş gruplarının", ülke sorunları ile ilgili böyle tepkiler göstermesi yadırganmaz.

Ancak bizde gördüğünüz gibi dava konusu da olabiliyor.

Çünkü rejimin, sıkıştığı zamanlarda güç gösterisine ihtiyacı oluyor.

Otoriter rejimler, her ne konuda olursa olsun, toplumsal muhalefetin kendisini göstermesinden korkar.

Onun için her muhalif çıkış, mümkün olan en ağır biçimde cezalandırılmalıdır ki kimse sesini çıkaramasın.

Parlamento dışında oluşan muhalefeti sindirmeye ve korkutmaya yönelik bu güç gösterisinin bir diğer avantajı da ülkenin gündemini belli bir süre için kontrol edebilme olanağı vermesi.

"Çin modeli" denilince ifade hürriyetinin askıya alınmasını, ucuz iç gücünün yanında bedava veriyorlar.

Bu arada unutmadan şunu da söyleyeyim ki Türkiye'de yargı tamamen bağımsızdır!

* * *

Kızım akıllı ol, kur bir vakıf!

Hollanda Prensesi Catharina – Amalia Beatrix Carmen Victoria, salı günü 18 yaşına girdi.

Allah sağlıklı uzun ömürler versin.

Orange Hanedanı'nın varisi ilk gençlik yıllarında bir barda çalışarak cep harçlığını çıkarıyordu, belki o haberlere de denk gelmişsinizdir.

Bundan hoşlanır mı bilmem ama adı çok uzun olduğu için kendisinden bundan sonra kısaca Amalia olarak söz edeceğim.

Amalia, 18 yaşına girince kendisine yasalar gereği yılda 1 milyon 600 bin Euro bir gelir bağlanacaktı.

Ancak Prenses bunu istemedi.

Hollanda Başbakanı Mark Rutte, Cuma günü Lahey'de yaptığı açıklamada prensesin devlet ödeneğinden feragat ettiğini yazılı olarak kendisine bildirdiğini söyledi.

Prenses, bu feragat mektubunda şunu yazmış:

"Karşılığında çok az şey yapabildiğim için ve diğer öğrenciler özellikle bu pandemi dönemindeki belirsizlikler nedeniyle çok daha fazla zorlanırken devlet ödeneği almayı rahatsız edici buluyorum."

Bunu okuyunca, Türkiye'nin yeni "kraliyet akademisi" sayılması icap eden Kartal İmam Hatip'e yolu düşmemiş diye düşündüm.

Belli ki iyi bir eğitimden geçememiş, parayı cebe indirmekle yetinmeyip, kamu kaynaklarıyla finanse edilecek bir de vakıf kursaydı, kendisi için ne kadar iyi olurdu.

Hep derim, eğitim ailede başlar!

* * *

Fethullahçı gelenek sürüyor

Antalya'da bir tarikat yurdunun yemekhanesinde bir aşçı, 18 yaşındaki bir üniversite öğrencisini öldürdü ve kafasını kesti.

Aşçının ruhsal sorunları varmış, bir süredir ilaçlarını kullanmayı da kesmiş.

Olayla ilgili olarak Antalya'da bir mahkeme "gizlilik kararı ve yayın yasağı" kararı verdi.

Yurt tarikat yurdu ama işleten kurumun resmi bir adı da var: Antalya İlim ve Kültür Derneği!

Bu artık Türk hukukunda yerleşik bir uygulamaya dönüşüyor.

Eğer ortada bir suç var ise ve bu suçun faili dini tarikatlardan birinin mensubu ya da yöneticisiyse bir mahkeme hemen yayın yasağı kararı alıyor.

Oysa bu olayda olduğu gibi, bu tür konuların kamuoyunda açıkça tartışılıp, konuşulması, gazetecilerin çabalarıyla konunun didiklenmesinde kamu yararı var.

Çocuğumu gönderdiğim yurdu kim işletiyor? Sorumluluklarını ne kadar yerine getiriyor? Çocuğumun can güvenliği var mı?

Bunun gibi birçok başka sorunun yanıtının açıkça ortaya konulabilmesi halkın yararınadır.

Bununla ilgili haberlere yasak getiriyorsanız, halkın değil bir avuç tarikatçının çıkarını koruyorsunuz demektir.

O zaman da haliyle merak ederim: Bu olayda yayın yasağı getirterek halkın değil, bir tarikatın çıkarını koruyan kimdir?

Hâkim mi, savcı mı, polis mi?

Fethullahçı çetenin, kendi hakimleri, savcıları ve polisleriyle ne dümenler çevirdiğini biliyoruz.

Bu aynı oyunun bir başka tarikat görüntüsü altında tekrarı değilse, nedir?